Demirtaş bırakma kararını HDP’ye bildirdi

HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, HDP’nin tutuklu Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın parti genel başkanlığını bırakma kararını HDP’ye bildirdiğini açıkladı.

Son KHK ile sivillere yargı muafiyeti getirilmesi çok tartışılıyor. Çözülmemiş Kürt sorunu ve devam eden hayat tarzı tartışmalarıyla birlikte değerlendirirseniz bu KHK nelere neden olabilir?

Bu KHK’nin kastı bulanık. Bu bulanıklığın içinden baktığımızda gördüğümüz; bulanık olan bir şeyin her uca doğru hareket edebileceğidir. Önümüzdeki dönemde, paramiliterlerin faaliyetlerinin cezasızlığını sağlamak isteyen bir kesimin bu KHK’ye müdahale ettiğini ve bu hâle getirdiğini düşünüyorum.

“Bir kesimin müdahalesi” derken hangi kesimi kast ediyorsunuz? Kim ya da kimler?

Tayyip Erdoğan’ın hükümete bile bunun bilgisini vermeksizin bir olağan üstü durum hazırlığı yaptığına dair pek çok işaret var. Yasaların iş görmeyeceği, fiili durumun sokakta ve kuvvetle tayin edileceği bir dönem tasavvuru üzerinden resmiyetin içerisine doğrudan doğruya dâhil olmayan sivil güçlerin devreye gireceğinin ipuçlarını şimdiden görüyoruz.

Halk Özel Harekât (HÖH) adı altında paramiliter bir örgüt kurulduğunu, bunun sözcüsü diye ortaya çıkan kişinin esasen devlet himayesinde Suriye’de kelle kestiğini, cihatçılığa dâhil olduğunu, hepsini görüyoruz. İster istemez bu KHK’ye baktığımızda bunun gölgesinin buralara kadar uzandığını anlıyoruz.

Öte yandan KHK’nin atlamamamız gereken bir diğer cephesi var; 15-16 Temmuz günlerindeki darbe bastırma adı altında sivillerin dâhil olduğu şiddet eylemleri sırasında masum ve suçsuz olan, masum ve suçsuz olmasalar bile cezalarının siviller tarafından öldürülerek verilmesi gerekmeyen, komutanları tarafından sokağa çıkartılmış rütbesiz erlerin, Harp Okulu öğrencilerinin, yedek subayların öldürüldüklerini biliyoruz. Aileleri şikâyetçiler. Açtıkları davalar var. Bunları savunan avukatlar var. Onların mahkemelerde ve savcılıklarda takip ettikleri işlemler var.

Bu işlemler Demokles’in kılıcı gibi hükümetin başının üzerinde duruyor. Deliller, şikâyetçiler, cesetler, kaybolmuş ölüler var. Bunların hukuki takibini yapmaya kalksalar bu sefer ucu paramiliterlere ulaşacak. Bu yüzden de bunları tamamen kovuşturma alanının dışına çıkartmak istiyorlar.

Bunu öyle bir formüle ettiler ki; gelecekte olabilecek olanları örtecek hâle getirmiş oldular. Hükümetin bu açıdan kafasının karışık ve çeşitli gerilimler içerisinde ne söyleyeceğini bilemez halde bu kararnâmeyi çıkarttığını düşünüyorum. Onları bunu çıkartmaya mecbur eden en önemli meselenin, şu an savcılıklar ve mahkeme önlerindeki cinayet iddiaları olduğunu söyleyebilirim.

Ama AKP Sözcüsü Mahir Ünal, 15-16 Temmuz’daki darbe girişimini engellemekten dolayı herhangi bir sivilin yargılanıp yargılanmadığına ilişkin bir soru üzerine; “Hayır, böyle bir şey yok” açıklamasını yapmıştı.

Şikâyetler var. Mahkeme önünde ve karara bağlanmamış başvurular var. Öldürülen Harp Okulu öğrencilerinin avukatları da bir açıklama yaparak; savcıların kendilerine, “Bunları kurcalamayın, beni de tehlikeye atmayın” dediğini aktardılar. Bunların da ucunu takip ettiğimizde bu fiillerin şu ya da bu şekilde halen yargı önünde olduğunu görürüz.

Yaptığınız bu açıklamaların benzerini “Komutanların emriyle oraya gitmiş askerler” diyerek Kemal Kılıçdaroğlu da yaptı. Başbakan Yıldırım, Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasına “darbecilik” diyerek tepki gösterdi ve “Normal zamanda emir uygulanır ancak darbe normal değil emir uygulanamaz” dedi. Bir de bu açıdan yorumlarsanız ne dersiniz?

Şimdi böyle bir çatışmada karşı karşıya geliş anında sizin karşınızdaki herkes size darbeci gibi görünebilir. Ama devlet adamlığı ve adil bir yönetim odur ki; kastı ve iradesi bir darbeyi gerçekleştirmek olanla, buraya doğru sürüklenmiş olanı ayırt eder.

Değilse; 15-16 Temmuz günlerinde silahlı kuvvetler mensubu olmuş olan herkesi mahkeme önüne çıkartmanız gerekir. Çünkü bütün kıtalara emir gittiği nispette onlar hazır konuma geçtirler. Bazıları sokağa çıktı, bazıları çıkamadı. Çıkmadı değil. O zaman burada adil olacaksanız, kendinize çok inanıyorsanız silahlı kuvvetlerin tamamını mahkemeye vermeniz lazım.  İkincisi; aldıkları emrin kanuna uygun olup olmadığını o erler nereden bilecekler? Çünkü onlara, “Darbe yapmaya gidiyoruz” denmiyor.

Onlara, “Terör faaliyetini bastırmaya gidiyoruz”, “Emirler sonradan gelecek”, “Operasyon gizlidir” deniyor, telefonları toplanıyor vesaire. Sonuçta bu Başbakan’ın kendisini haklı kılmak için uydurduğu bir mazeret. Üstelik darbeden iki yıl sonra uydurulamayacak bir mazeret. Bunun kabul edilebilir bir yanı yok. Başbakan’ın esasen “Allah’ın lütfundan” mahrum kalmamak için konuştuğunu düşünüyorum.

Peki, sorunun başına dönecek olursak; çözülememiş Kürt sorunu ve hayat tarzı tartışmaları sürerken sivillere yargı muafiyeti getiren bu KHK nelere neden olabilir? Sizin öngörünüz nedir?

Bunu bir olayla birleştirerek anlatayım; biliyorsunuz en son bir cezaevinde Batmanlı bir Kürt mahkûm linç edilerek öldürüldü. Bunun yaygın medyaya yansıma şekli; “altını ıslattığı için koğuş arkadaşları tarafından linç edildiği”ydi. Ama konuşma kayıtlarının gösterdiğine göre; onu öldürenler bir Kürdü öldürmenin vatan görevi olduğunu düşünüyorlardı. Şimdi genel olarak sivil hayatta da psikoloji bu.

Bu psikolojiyi örgütlemek üzerine hareket eden örgütlü unsurlar var. Bunlar AKP’nin kontrolünde, kısmen ya da doğrudan doğruya İç İşleri Bakanlığı’na bağlı. Jandarma, Polis Özel Harekâtla ve kısmen de AKP teşkilatlarıyla ilişkili bir hazırlık var.

Bu hazırlığın ortak ideolojisi de, ortak kültürü de Kürt düşmanlığı. Yapılan hazırlık; Kürt halkının özgürlük mücadelesi kitleleri kapsayıcı noktaya eriştiğinde resmi güçlerin yanı sıra sivil milis güçlerin devreye girmesi üzerinedir.

Bu aslında çok eskiden beri bildiğimiz Kontrgerilla faaliyetinin bir parçasıdır. Pek çok kesimden itiraz seslerine, hatta hükümet propagandacılarının bile itirazlarına rağmen bu kararnâme düzeltilmiyorsa, Kürt halkına karşı, muhalif ve alternatif yaşam tarzlarında ısrarlı, hükümetin dayatmalarına boyun eğmeyen kesimlerin protestolarına karşı resmi güçlerin yanı sıra sivil güçlerin de kullanılması hazırlığı olarak okunması ister istemez mantıklıdır.

Bu akıl yürütme yanlış diyorsa hükümetin yapacağı tek şey vardı;  kararnâmeyi düzeltmesi. Bu noktada da Tayyip Erdoğan devreye girdi ve “Hayır, düzeltmiyoruz” dedi. Bitti. Artık Tayyip Erdoğan, bütün bu ihtimallerin gerisindeki zihin ve merkez olarak tablodaki yerini aldı.

Meclis’teki bütçe görüşmeleri sırasında bütçenin çoğunluğunun savunmaya ayrıldığını gördük. Meclis’in şimdiki gündemi ise Başkanlık Sistemi çalışmaları olacak. Bu çalışmalara ilişkin bir ifade oldukça dikkat çekiyor; devletin yeniden yapılandırılması. Yeniden yapılandırmadan kasıt ne ve neler yapılacak?

Hem referandum döneminde hem de referanduma giderken konuştuklarımızın hepsi şimdi bir ihtimal değil, bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. 16 Nisan referandumunda; “Evet” denirse kısıtlı parlamenter rejim, otoriter yönetim vesaire olarak adlandıramayacağımız bir diktatörlük biçimi ve faşizme doğru gidiş olacağını ifade etmiştik. Şimdi bunun kurumsallaşması tartışması önümüze açılıyor.

Devletin yeniden yapılandırılmasından kast edilen; parlamenter rejimden geriye kalmış olan bütün kalıntıların tasfiyesi sürecidir. Özetle, Meclis bütün dünyanın ve tarihin gözü önünde intihar ederek, tüm varlıklarını Tayyip Erdoğan’a devir etmek üzerine bu tartışmayı yapacak. Birincisi; Meclis, bütçe hakkından vazgeçiyor.

Bütçeyi artık Meclis’in seçtiği bir hükümet değil Cumhurbaşkanı’nın tayin ettiği hükümet yapacak ve bunu Meclis’in önüne kabul ya da ret için getirecek. Bu Meclis, cumhurbaşkanıyla aynı zamanda seçilmiş bir Meclis olacak ve cumhurbaşkanının tayin ettiği milletvekilleri bunu onaylayacaklar.

Dolayısıyla 1876’dan beri Türkiye’deki en önemli hak olan, padişahın elinden alınmış olan bütçe hakkı şimdi Meclis’in kendisi tarafından ona iade edilecek. İkincisi; Meclis hükümetin kuruluşundan vaz geçecek. Artık bir hükümet tayin etmeyecek, ona hükümet tayin edilecek. Şimdi yasamayla hiçbir ilişkisi olmayan, yasama tarafından denetlenmeyen, mutlak güç sahibi bir Devlet Başkanı olacak.

Temel hakların bile plebisitle sonlandırılabileceği bir döneme doğru gidiyoruz. Esasen bu devlet ile dinin de yukarıda iç içe geçtiği, laiklik boyutunun tamamen ortadan kalktığı yeni bir hilafet rejiminin neredeyse tesisi anlamına gelecek. Erdoğan’ın gizli ajandasındaki bir sonraki adımın kendisinin halifeliği olduğunu neredeyse okuyorum. Bir hilafet tartışması yapacağımız günlerin yaklaşmakta olduğunu düşündürüyorum.

Alınan bu yetkilerle Saray nasıl denetlenecek peki?

Denetlenmeyecek. En azından iki seçim arasında denetlenmeyecek. Bu sistemin ortaya çıkarttığı en önemli açmaz budur. Muazzam yetkiyle donanmış fakat sıfır sorumluluğa, milletvekillerinin sahip olmadığı bir yasal korumaya sahip olan Cumhurbaşkanı bütün yürütme işlerinde birinci derecede yetkili.

Diyor ki; “bu sorumluluğun denetimi her beş yılda bir yapılacak olan seçimler, millet beni seçerse denetimden geçtim.” Böyle bir şey olabilir mi. Özetle, eğer kendisi istemezse hiçbir zaman yargılanamaz, hiçbir zaman denetlenemez.

Türkiye’nin bugün içinde olduğu Avrupa Konseyi Anayasal Danışma Organı Venedik Komisyonu’nun, böyle bir rejimin demokratik olarak adlandırılamayacağı, hiçbir kuvvetler ayrılığı prensibiyle bağdaşmayacağı uyarılarına rağmen bu yapıldı. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de meşru bir rejim olup olmadığının tartışması uluslararası bir mesele haline de gelecek. Burada sadece devlet yeniden yapılanmıyor, Türkiye’nin dünyadaki yeri de yeniden yapılandırılmış oluyor.

Önümüzdeki dönem bunun kavgası verilecek dediniz. HDP nasıl bir yol izleyecek? Ve Kemal Kılıçdaroğlu, referandum sonuçları üzerine bir demokrasi bloğu oluşturularak 2019 seçimlerine gidilebileceğini söylemişti. HDP, CHP ile birlikte böyle bir blokta yer alır mı?

Önce ne olmayacağını söyleyeyim; ilkesel olarak biz hiçbir ittifaka peşinen kapımızı kapatmayız. Sadece CHP ve HDP değil, hayır bloğu çok heterojen bir blok. Kaldı ki, evet bloğu içerisinde de kerhen evet diyenler de var.

Bizim için her şeyden önemlisi ve öncelikli olan; büyük kitleler arasındaki ortaklıkları geliştirmektir. Biz, oluşan ve oluşmaya devam eden egemenlik rejimiyle kanaatleri, inançları, kültürleri, sınıfsal aidiyetleri, cinsiyet kimlikleri dolayısıyla ihtilaf halinde olan bütün toplulukların bir arada ortak mücadele edeceği bir zemini oluşturmak istiyoruz. Bu açıdan baktığımızda bu, CHP ile HDP ilişkisinden çok daha geniş bir ilişkiyi ifade eder.

Hüda Par’ı kapsar mı?

Oraya kadar gider mi bilemiyorum. Sonuçta bu onların bugüne kadar hükümetin yanında oynadıkları rolleri oynayıp, oynamayacaklarına bağlıdır. Zaten sosyal ve siyasal mücadeleler böyledir. Dün çatıştığınız kuvvetlerle bugün ittifak kurabilirsiniz.

Bugün hükümetin etrafına dizilenlere bir bakın; beş yıl önce hükümet tarafından hapishanelere tıkılan insanlardı. Hapisten çıktılar ve hükümetin yanına geçtiler. Türkiye’de değişen ittifakların her an iktidar ve muhalefet bloklarını dalgalandırdıklarını görürsünüz.

Bunların içerisinde yol alıyoruz. Fakat merkezinde ne olacak, nasıl bir hedef etrafında insanlar bir araya gelebilirler ve bu bize nasıl bir politik ittifak sunar; en önemlisi özgürlük ve demokrasidir. Bu iki konu üzerinde anlaşan herkes birlikte hareket edebilir.

En azından diktatöryal bir başkanlık rejimine karşı pozisyon ifade ettikleri için CHP ister istemez bunun içindedir. Ancak 15 Temmuz sonrası CHP siyasetinin ne kadar çok dalgalanmış olduğunu göz önünde tutacak olursak, bu o kadar kolay ve bir seferde olabilecek bir şey değil.

Bir diğer husus, Kürt meselesi konusunda bugüne kadar kendi kendilerinin önlerine koymuş oldukları engelleri ne kadar kaldıracaklarına, Kürt meselesinin kolektif bir hak meselesi olarak yeni bir siyasi rejimde çözüleceğine dair bir idraki ifade edip etmeyeceklerine bağlıdır. Kritik düğüm budur.

Türkiye’deki gidişatı Kürtler tayin etmektedirler. Kürtlerin desteğini alamayan hiç kimse silahlı, zorba bir diktatörlük dışında bir yoldan Türkiye’de egemenlik kuramaz. Onlara eşit haklı yurttaşlık teklif etmeyecekseniz Kürtler o ittifakın içerisinde olmayacaklardır. CHP, Kürtlerin hakları, kimliği ve varlığı, eşit haklı yurttaşlığı konusunda ne diyor? “Hepimiz yurttaşız o yüzden adlandırmaya gerek yok” demek, belki kırk yıl önce işinizi görebilirdi ama bugün görmez.

Türkiye solunda, CHP tabanında HDP’ye ve Kürtlere yönelik hep bir güvensizlik var. En son yaşanan hendek çatışmalarıyla da çok kez Kandil’e karşı bir tutum alınmaması, yanında yer alındığı yönünde eleştiriler sıklıkla ifade edildi. Bu açıdan HDP bir özeleştiri veriyor mu?

İnsanların HDP’nin bu konuda bir özeleştiri vermesini neden talep ettiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. HDP ne hendek kazdı, ne hendek kazmayı teşvik etti ve ne de hendeklere dayalı bir siyasi faaliyetin savunucusu oldu.

Bu herkesin başına geldiği gibi HDP’nin de başına geldi. HDP hendek kazanlarla, hendek kazanları öldürenler arasında tarafsız kalmadı. Sadece hendeklerin kazılmasının sebeplerini anlamaya ve bunların çatışma olmaksızın giderilmesini sağlamaya çalıştı. Fakat bu konuda etkili olamadı.

Bizim karşı karşıya kaldığımız mesele hakikaten terörizm midir? En önce anlaşmamız gereken konu budur. Çözüm müzakereleri dönemi başladığında Meclis’te kısa adı Çözüm Komisyonu olan MHP ve CHP’nin üye vermediği bir komisyon kuruldu. Bu komisyon bir rapor yayımladı. Bu rapora temel teşkil eden bir dizi tespit vardı.

Bunların en önemlilerinden biri Türkiye’de süre giden çatışmanın terörizm kavramıyla açıklanamayacağı, bunun bir halk isyanı içerisinden okunabileceği, zaman zaman teröre başvursa da isyancıların talepleriyle görüşülebileceği, müzakere edilebileceği noktasıydı. Zaten bütün çözüm ve müzakere sürecinin meşruiyeti buradan kaynaklanıyordu.

Ben, bu çözüm ve müzakere dönemi dilinin olan biteni okumak ve anlamak için daha uygun bir dil olduğunda ısrarlıyım. Karşı karşıya kaldığımız mesele terörizm meselesi değil. Karşı karşıya kaldığımız mesele hakları inkâr edilmiş bir halk topluluğunun haklarının tanınıp tanınmayacağı ve hangi yoldan tanınacağıdır. Burada ayırt edici nokta şudur; HDP silahlı ayaklanma çağrısında mı bulunmuştur?

Bu konuda da 6-7 Ekim’de çıkan olaylarda “sokağa çıkın” çağrısı var… Yine Kandil’le hareket edildiği söylendi…

6-7 Ekim olaylarının Kandil’le ne alakası var. 6-7 Ekim olayları, Rojova’daki katliama Türkiye hükümetinin sadece seyirci kalmakla kalmaması, Kobane’nin IŞİD tarafından ele geçirilmesi ihtimali karşısında, “Kobane, düştü düşecek” diye Tayyip Erdoğan’ın bir müjdeci dille konuşmasının yaratmış olduğu bir infialdi.

Kobane’deki soykırım ihtimaline karşı HDP, halkı demokratik tepkisini sokakta göstermeye çağırdı. Hükümet, buna karşılık ilk başta konuştuğumuz gibi, gayri nizami paramiliter kuvvetleri ortaya çıkarttı ve sokaklarda gösteri yapanların evleri, mahalleleri basılarak insanlar kurşunlanmaya başlayınca işler zıvanasından çıktı.

Bu alt üst olan durumun tekrar yoluna sokulması için, hem İmralı hem HDP hem de HDP’nin müzakere heyeti doğrudan doğruya taraflarla görüşerek çatışmalara son verilmesini sağladılar.

Şimdi ben size şunu sorayım: Hükümetin bu konuda bugüne kadar hiçbir soruşturma açmamış olması, Meclis’teki araştırma inceleme komisyonları kurma önerilerini reddetmiş olmasını neye bağlayacağız? 2014 yılında oldu, 2018 yılındayız ve dört yıldır bir soruşturma açılmamış olmasını, bu iddiayla karşılaştırdığınızda siz bunu neyle açıklayabilirsiniz? Hakkıyla bir soruşturma açıldığı an ortaya çıkacak şey; paramiliterlerin faaliyetleridir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Baldıran zehri de olsa içeceğiz ve bu sorunu çözeceğiz” açıklamasını yapmış, arkasından İmralı görüşmeleri başlamış ve Öcalan da, “Artık politik mücadeleye geçiyoruz” açıklamasını yapmıştı. Fakat bu açıklamaların ardından hızlıca çatışmalı bir sürece girildi ve bu hendeklere kadar gitti… Buradaki temel problem nedir? Hendeklerin kazılmasına kadar bu çatışmalar neden tırmandı? Bu süreçte HDP’nin Kandil’e karşı açık tavır almaması eleştirilerinde gerçekten hiçbir haklılık payı görmüyor musunuz?

Görmüyorum. Hiçbir haklılık payı yok.

Mesela, PKK’nın silahları bırakarak çekilmemesi bu sürece zarar vermedi mi?

Şöyle söyleyeyim; bu başka bir tartışmadır, HDP’nin yapacağı bir tartışma değildir. Bu devlet ile PKK arasındaki bir tartışmadır. Kandil çekilmeyi durdurdu, çünkü PKK ile devlet arasında ve Öcalan ile devlet arasında varılan mutabakata göre; PKK çekildikçe süreç reformlarla, temel haklar iyileştirilerek, demokratik temsil ve tartışma mekanizmaları genişletilerek takviye edilecekti.

Fakat PKK’nin çekildiği her yere kalekollar yapıldı ve yeni kuvvet bindirmeleri ile bir güvenlik tahkimatı gelince PKK, İmralı’nın ve bizim dediklerimize bakmaksızın, “Aldatılıyoruz, çözüm söz konusu değil, askeri faaliyet söz konusu. O yüzden çekilmeyi durduruyoruz” dedi.

Biz bunun üzerine onları çekilmeye ikna etmek bakımından demokratik süreçte yeni girdiler olması gerektiği konusunda ısrarda bulunduk. Müzakerelerin başlamasından 7 Haziran seçimlerine kadar geçen sürede Q, X ve W harfleriyle yazmanın suç olmaktan çıkması ve Kürtçe propagandanın serbest bırakılması dışında, bana hükümetin aldığı bir tane demokratik tedbir olduğunu söyleyin.

Ortadaki tartışma şununla ilgili; karşılıklı olarak İmralı’da varılan ve Dolmabahçe’de deklare edilen mutabakata göre, hükümetin adım atması gereken yerlerde hiçbir adım atmaması HDP’yi çaresiz bıraktı. Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe deklarasyonu ilan edildikten sonra, “Süreci sonlandırıyorum” dedi. Nihayet, arabayı atın önüne koymayı başardı. İşin aslı şudur; hükümet bu müzakere sürecinden kâr etmediğini gördü.

Müzakere devam ettikçe Kürt halkı HDP’ye yüzünü döndü. Öcalan’ın etrafında yeniden toplanmaya başladı ve Türkiye’yi yönetenler de şuna karar verdiler; böyle giderse Kürtlerin dediği olacak, o yüzden hiçbir şey olmasın daha iyi. Sonuçta sıra baldıran zehri içmeye geldiğinde, “İnsan zehri içerse ölür” deyip, vazgeçtiler.

O dönem Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dolmabahçe mutabakatı ile ilgili kendisine bilgi verilmediğini açıklamıştı. Bilgi verilip verilmediğine dair sizin bir bilginiz var mı?

Bu klasik bir Tayyip Erdoğan yalanıdır. Salonda kimin nasıl oturacağına, yayının nasıl yapılacağına kadar bütün detaylarla birebir ilgilendi ve açıklama yapılıp toplantı bittikten sonra, “bu, hasretle beklediğimiz bir çağrıdır” diye konuştu. Arşivler ortada.

Peki, 2019 seçimlerine ilişkin HDP’nin hazırlıklarını da konuşmak isterim. Genel başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları hapishanede olan HDP, 2019 seçimleri için nasıl bir hazırlık içerisinde? Selahattin Demirtaş’ın, “Gerekirse çekilebilirim” açıklaması oldu. HDP, Demirtaş dışında başka bir alternatifi mi tartışıyor? Böyle bir açıklama yapmaya neden gerek duydu?  

Biz Demirtaş’tan memnunuz. Ama Demirtaş’tan devlet memnun değil ve Demirtaş’ı hapiste tuttukça bir eş başkanı cezaevinde olan bir parti olarak HDP günlük işlerini teknik olarak yürütmekte zorluk çekiyor. HDP’nin işlerini sürdürmesi daima cezaevi yönetimlerinin gözetimine sokulmuş oluyor. Demirtaş’ın da söylediği budur.

Ne yazık ki, şartlar bizim onu oradan bir an önce çıkartmamıza el vermedi. Demirtaş da, bunun sorumluluğunu akılda tutarak, kendisinin bunun önünde bir engel olmayacağını, arzusunun partinin işlerinin görülmesi olduğunu ifade etti. Ona böyle demek düşerdi. Bunun böyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını, kongre sürecindeyiz, göreceğiz.

Peki, Demirtaş dışında kim olacak?

Buna, öyle olursa, parti birlikte karar verir.

Konuşulan bir isim yok mu?

Hayır, bunu bilebilecek konumdayım fakat henüz böyle bir isim yok. Parti eğer böyle bir yola yönelecek olursa bunu değerlendirir. Bence burada bir sıkıntı olmaz. Fakat eninde sonunda bizim işlerimizin yürümesi bakımından düzenleme gerekirse, düzenleme olur.

Demirtaş’sız bir HDP başarılı olur mu?

Şöyle söylemek gerekir; taç giyen baş akıllanıyor. Sonuçta kim bu rolü yapmakla yükümlenirse o rolü yerine getiriyor. Evet, Demirtaş’ın kendine özgü meziyetleri var ama HDP’nin desteğinin kişilerin rollerinden çok daha karmaşık, kolektif mekanizmalara bağlı olduğu da ortadadır. Ama tabi ki, Demirtaş’la başarılı olmak daha iyi olur. Sonuçta, sizin de kulağınıza geleni ben de görüyorum. Böyle bir mesele önümüze geldi ve bunu şu ya da bu şekilde parti çözer, çözecektir diye düşünüyorum.

Kongreye bu kadar kısa bir süre kalmışken HDP’nin Onursal Başkanı olarak sizin kulağınıza gelen bir isim hiç mi olmadı?

Olsa da bu konuda bir mutabakat olmadan deklare etmek, partiden önce sizin bilmeniz yakışık almaz. İkincisi; hakikaten bilmiyoruz. Demirtaş’ın kendisi de “çekilebilirim” dedi ve bu olasılık değerlendiriliyor. Bunu söylememde bir mahsur yok.

Referandum sonuçları üzerine YSK’nın aldığı kararlar ve devam eden OHAL ile seçim güvenliğinin nasıl sağlanacağı tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Güvenlik kaygısıyla ve OHAL’de gidilen bir seçim ne gibi sonuçları beraberinde getirir?

Şunu kişisel görüşüm olarak ama tam bir açıklıkla ifade etmek isterim, eş başkanlarımız ve milletvekillerimiz hapisteyken, OHAL sürerken, ülke kararnamelerle yönetilirken, YSK’nin seçim adaleti ve seçim güvenliği önündeki en büyük engel olduğu 16 Nisan referandumuyla ortaya çıkmış,  AGİT ve AKPM raporlarıyla muhalefetin baskı altına alındığı belgelenmişken, nasıl olacak da hiçbir şey değişmeden adil bir seçim olacağı beklentisiyle insanları sandık başına gitmeye davet edeceğiz?

Dahası, AKP’nin seçim ve partiler yasalarında değişiklik peşinde olduğu, “daraltılmış bölge”ye dayalı bir seçim sistemini değerlendirdiği biliniyor. Ve dahası referanduma sunulan Anayasa değişikliğinin Anayasaya aykırılığına dair CHP’nin Anayasa Mahkemesi’nde karara bağlanmayı bekleyen başvurusu var. Bütün bunlar açıklığa kavuşmadan hangi seçimi konuşacağız?

Biz her şeyden önce OHAL’in kaldırıldığını ve milletvekillerimizin serbest bırakıldığını görmeyi istiyoruz. Ancak bundan sonra seçim adaleti ve seçim güvenliğinin sağlanması için bir imkân belirir. Bunlar olmaksızın yapılacak bir seçim ise bütün sonuçlarıyla meşruiyeti, geçerliliği ve sürdürülebilirliği tartışmalı bir olağanüstü durum, ağır bir rejim krizi doğurur. Bunun da dünya çapında etkileri ve sonuçları olur.

Son olarak Irak ve Suriye’deki gelişmeleri konuşmak istiyorum. Kuzey Irak’taki referandumda yüzde 92 gibi bir rakamla bağımsızlık talebi ortaya çıktı ve bu irade sadece bir oy olarak kaldı. Mevcut sınırlar da kaybedildi. Böyle bir sonucun ortaya çıkmış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? HDP’nin referandum sürecinde ve sonrasında IKBY yetkilileriyle herhangi bir görüşmesi oldu mu?

Bu referandum meselesinde HDP’ye söyleyecek fazla bir söz düşmezdi. Biz prensip olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı esasından hareket ettik. Gerçi burada bir fakat var: Bir hakkın mevcudiyeti, o hakkın kullanılmasının şeklini ve zamanını tayin etmez.

Verilen klasik örnektir ve gayet de açıklayıcıdır; boşanma hakkının mevcudiyeti evlenen herkesi boşanmaya zorunlu kılmaz. Şimdi neticeye baktığımızda ortaya çıkan şey; bunun uygun zamanda ve uygun biçimde yapılamadığı ya da yapılmadığı oldu.

Bu hak gerçekleştikten sonra bunun Irak merkezi hükümeti tarafından tanınmayışı bir emri vakidir. Çünkü tartışması bitmemiş bütün ihtilaflı bölgelerin şu an işgal edilmiş olduğu gerçeği var. Eğer Kürdistan Bölgesel Yönetimi diye bir antite Irak anayasası içerisinde varsa ve bunun sınırları ihtilaflıysa, bu ihtilafı kuvvetle çözmek yoluna giden Irak hükümetinin aslında işgalci bir konuma düştüğü de gerçektir.

ABD’nin, AB’nin, bölge devletlerinin bu referandum sonuçlarına saygı göstereceğine dair varsayımın da doğru olmadığı ortaya çıktı. Bu sonuç ABD’ye ciro edilemez. Çünkü onlar desteklemeyeceklerini zaten söylemişlerdi.

Son tahlilde; büyük devletlerin, merkezi yönetimle Kürtler arasında bir seçim yapmak durumunda kaldıklarında daima merkezi bölge devletlerini seçtikleri ilkesi bir kere daha doğrulanmış oldu. Irak Kürdistanı içindeki tartışmaların tabii ki farkındayız, doğruyu yanlışı görüyoruz ama hariçten gazel okumak milli meselelerde iyi bir şey değil, bunu öğrendik.

Bir de Suriye var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, son Afrika ziyareti sırasında “Esed” söylemini değiştirerek “Esad” söylemine geçti. Son dönemlerde Rusya’ya rağmen böylesi söylem değişikliklerini çok sık duyar olduk. Bu “Esed”, “Esad” değişikliğinin Suriye’deki Kürtlere, Rojova kantonuna karşı bir müdahale konusunda anlaşma olasılığının olduğunun göstergesi mi?

Suriye’de Kürtler, Türkiye’nin ve ABD’nin Müslüman Kardeşler’i ayaklandırarak Suriye’de başlattıkları rejim savaşının yarattığı siyasi fırsatları en iyi değerlendiren güç oldular. Hiçlikten kendi kendini yöneten bir halk konumuna geldiler.

Demokratik, seküler ve çoğulcu bir Suriye’nin garantisiler. Böyle bir Suriye istemeyen herkes de Kürtlerin bu başarılarına ve gelişimine karşı tereddütle, kaygıyla ve ortaklık arayışı içerisinde hareket ediyor. Şimdi Türkiye; Kürtlerin kendi kendilerini yönettikleri bir Suriye’dense Suriye’nin merkezi bir Arap diktatörlüğü altında Esad tarafından yönetiliyor olmasını tercih edecek duruma geldi.

Çünkü Türkiye’yi yönetenlerin bakış açısıyla Suriye’de Kürtlerin kazandığı her başarı Kuzey Kürdistan için bir imkâna dönüşüyor. Bu açıdan şunu söylemek mümkün; Türkiye, Esad’la her türlü dirsek temasını yapabilir. Ancak ABD ve Rusya’nın yeni Suriye’nin bir Baas restorasyonu altında gerçekleşmesi konusunda bir iradeye sahip olmadıklarını görüyoruz. Türkiye dış siyaseti yönsüzdür, şirazesinden çıkmıştır.

Uluslararası diplomasi çevrelerinde Tayyip Erdoğan’ın siyaseti “cangıldaki goril” diye özetleniyor. Özetle, bulduğu her sarmaşığa sarılarak, ağaçtan ağaca atlayıp varlığını sürdürmekle ilgili. O yüzden Esad ipine de sarılabilir. Esad ipine sarılacağı zaman da adını doğru söylemek aklına geliyor olabilir. (Röportaj: Eylem Yılmaz https://ahvalnews.com/tr/hdp/demirtas-birakma-kararini-hdpye-bildirdi)