“Devletin Yapmadığını Toplum Yapmalı”

 

Ertuğrul Kürkçü’nün 26 Aralık’ta, Garaj İstanbul’da  Roboski Katliamı Üzerine Konuşmasının Bant Çözümü

 

garaj istanbul roboskiTürkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesiyim.  Bu çerçevede Roboski için kurulmuş olan alt komisyonun da, inceleme komisyonunun da üyesiyim. Bu bana, bu komisyondaki herkese bir sorumluluk yükledi. O da Roboski’de ki katliam ile ilgili hakikati, erişebildiği kadar hakikati ortaya çıkarmak. Bir yıl geçti. Komisyon çoğunluğu AKP’li üyelerden oluşuyor. Başkanı AKP’li. Bir MHP’li, bir BDP’li bir de CHP’li üye var. Bu komisyona Hazirandan beri hiçbir yeni bilgi gelmedi geleceği de yok. Çünkü komisyon hakikati ortaya çıkartmak bakımından kendisini Genel Kurmay’dan gelecek habere bağlamış durumda. Genel Kurmay Başkanlığı da ne Diyarbakır’da ki özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesine -Roboski katliamı ile ilgili koğuşturma yapan mahkemeye- ne de Meclis İnsan Hakları Komisyonuna bu katliamda başrol oynayan unsurlar hakkında bir bilgi verdi. Yani, kararı kim verdi? Harekât planını kim yaptı, kim uyguladı, kim sonuçlandırdı? Bununla ilgili hiçbir bilgi yok. O nedenle bu komisyonun aslında raporunu yazamıyor ya da yazacak ama bir türlü soruşturma bitmiyor diye kendisini aklayabileceği herhangi bir nokta yok. Çünkü aslında yazacağı bir şey yok. Başka bir yerde arayacağı hakikati başka bir yerde arıyor. O da şu. Bu soruşturmanın, bu incelemenin bütün metodolojisini baştan sona bizim itirazlarımıza rağmen yanlış bir biçimde kuruldu komisyon çoğunluğu. Olaya bir çeşit tümevarımcı bir yoldan hakikate ulaşmaya çalıştı. Yani önce köye bombanın patladığı yere gidip oradan geriye doğru gelmeye çalıştı. Oysa bu tutulabilecek en kötü yoldu, zaman kaybıydı. Çünkü onun aslında tümden gelimci bir yol izlemesi lazımdı. Bu bizim olayımızda en önemli meseledir. Bu olayı aydınlatmayı mümkün kılan şey onun bir sınır ötesi harekât olmasıdır. Bu Türkiye sınırlarının 5 km dışında Irak toprağında meydana gelmiş bir katliamdır. Bunun bizim için kilit önemi şurada: Sınır ötesi harekât yetkisi Meclis tarafından, TBMM tarafından hükümete verilmiş bir yetkidir. Bu yetkiyi hükümetten başka hiçbir güç kullanamaz. Dolayısıyla hükümetten başka hiçbir yerde bu harekâtın sorumlusunu aramak gerekmezdi. Oysa komisyon bir tek burada sorumluyu aramıyor. 14 Kasımda bu yıl gazetelere bir haber düştü. Bu habere göre Başbakan Suriye ile ilgili olarak sınır ötesi harekât tezkeresinin kendine verdiği “vur emri” yetkisini Kara Kuvvetlerinden bir general ile Hava Kuvvetlerinden bir generale devretmişti. Demek ki mantıken varmamız gereken sonuç Başbakanın bu devir anına kadar yani geçtiğimiz yıl kasım ayına kadar bütün sınır ötesi harekâtlar bakımından vur emri yetkisinin kendisinde olduğuydu. Şimdi dolayısıyla bizim Roboski’de kimin acaba nerede, ne yaptığını aramamız gerekmiyor. Mantıken Türkiye Cumhuriyetinin siyasi ve askeri mekanizmalarının işleyiş mantığı gereğince Genel Kurmay’ın  bir harekat planı hazırlamış bunun onayını Başbakandan almış olması gerekir. Başkaca bu olayın bir açıklaması olmaz. Yani bu Türkiye sınırları içerisinde bir tümen-tugay düzeyinde, alay düzeyinde bir askeri birliğin giriştiği ve yukardan onay almaksızın yapabileceği işler çerçevesinde olsaydı o zaman hakikaten yerel askeri birliklere gitmek, sorgulamak onların elindeki bilgileri değerlendirmek, çelişkileri ortaya çıkarmaya çalışmak ve kararın nerde bittiğini adım adım takip ederek yakalamak önemli olabilirdi. Fakat bizim olayımızda aslında 28-29 Ocak gece yarısı bunun kimin tarafından ve niçin ve hangi gerekçeyle yapıldığı açıkça biliniyor. Şimdi bizim için bütün mesele bunun ifade edilmesi. Bununla ilgili bir ikrar, bir itiraf elde edilmesi. Bunun için mahkeme elindeki yetkileri kullanmıyor. Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu yetkileri de bu açıdan sınırlıdır. Yani gidip olay yerinde makamlar nezdinde sorgulama yapmak ya da onları ayağına çağırmak gibi bir güce bu çerçevede sahip değil. Eğer bir Meclis Araştırma Komisyonu olmuş olsaydı bunu yapabilirdi. Fakat bu bir inceleme komisyonunun, alt komisyonu. Bu nedenle bugün ya da yarın ya da başka bir zaman bu komisyonların bu hakikati bu kompozisyonla ortaya çıkartabileceğini ümit etmek için elbet bir sebebimiz yok. Kaldı ki Genel Kurmay ile hükümet arasında bu açıdan tam bir sorumluluk ortaklığı olduğu için ve bu sorumluluğun ortaya çıkmasından her iki kurumun da askeri ve siyasi olarak hiçbir yararı olmadığı için oradan gelecek bütün bilgilerin bu noktadan sonra yanıltıcı olacağı, olmaya devam edeceği açıkça ortadadır. Niçin? Bunu neye dayanarak söylüyorum? Ben bir devlet karşıtıyım ve o yüzden devletle ilgili her bulduğum fırsatta bir yakıştırma mı yapmaya çalışıyorum? Hayır değil. Aslında bu konuda bence bir yargıcın olması gerektiği kadar titiz düşünmeye çalıştığımızı da eklemeliyim. Niçin bu bilgiler güvenilir değil?  Çünkü Genel Kurmay Başkanlığı Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonuna gönderdiği bilgide dedi ki: Bu izleme, heronlar ile yapılan izleme ve sonraki bütün işlemler -bu tabir onların- “milli kaynaklara dayanılarak yapıldı.” Nasıl yani? Bu, “başka bir ulusal gücün, başka bir devletin bu olayda dahli yoktur” dendi. Ancak uzmanlar, işi bilenler heron görüntülerini izledikleri sırada dediler ki:” Bu heron görüntülerindeki titremeler ve kaymalar yakında bir başka insansız hava aracı olabileceğine delalet eder”.  Bu kuvvetle yalanlandı, “hayır” denildi. “Böyle bir şey yok,”ve arkasından 3-4 ay sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan Wall Street Journal gazetesi ilk 3 saat boyunca izleme noktasında Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrol ve komutasında olan bir predator insansız hava aracının Türk Silahlı Kuvvetlerine ait bir heron insansız hava aracının yanı sıra bölgede gözlem yaptığını doğruladı. Böylelikle bizim elimizdeki bütün bilgiler bir anda meşkuk, şüpheli duruma düştü. Çünkü bütünüyle milli kaynaklardan değil tırnak içerisinde “milli olmayan kaynaklar”dan da bu olaydan görüntü alınmış, bilgi alınmış ve karar verilmiş. Fakat bu kararın da -bütün inceleme, bilgiler ortadaki kanıtlar gösteriyor ki- bu kararın da herhangi bir geçerli, doğrulanmış istihbarata, herhangi bir spesifik, özgül istihbarata dayandığına dair bize gönderilen dosyalarda en ufak bir kanıt yoktur. Yani Genelkurmay ve hükümet bu olayda kumaşı biçmeden önce dokuz kere ölçmeleri gerekirken hiç ölçmemişlerdir. Bunu bize gösteriyor bütün deliller. Yerel askeri birliklerle yaptığımız değerlendirmede, incelemede onların farkında olmaksızın verdikleri bir ipucu bana yol gösteriyor doğrusu. Bu askeri birlikler genel olarak bölgeden Genel Kurmaya ve başka kuvvet komutanlıklarına doğru giden malumatın esasen toplandığı noktadaki bütün kuvvetler bir Fehman Hüseyin mitosu ile obsese olmuş durumdadırlar. Yani böyle bir efsaneyle takıntı halindedirler, ben hayatımda hiçbir askeri güç yöneticisinin, bir komutanın, tümgeneral rütbesindeki bir insanın bir karşıt güçten bahsederken bir güçten değil bir insandan bu kadar obsese olmuş bir biçimde söz ettiğini hiç işitmedim. “Siz bilemezsiniz sayın vekillerim o Fehman Hüseyin var ya…” Bütün söylenilen şey budur. Şimdi bu bize süreci aydınlatmak bakımından yeterince bilgi veriyor. Çünkü bu kara harekâtı -bu hava harekâtı daha önce bölgede ki 23 üncü sınır tümen jandarma komutanlığının girişmiş bulunduğu “Yıldız Uçar Birlik Harekâtı”nın devamıdır- “Yıldız Uçar Birlik Harekâtı” şu istihbarata dayanıyor: “Bölgeden dışarıya doğru bir çıkış olacak”. Bunların yollarını kesmek üzere 2 helikopter ve 3 askeri birlik harekete geçiyor. Gece yarısı saat 9.00’da onlara “geri çekilin, kışlalarınıza dönün” deniyor ve hava harekâtı başlıyor. Bu hava harekâtı ise sınırdan içeriye doğru sızmalar olacağı istihbaratına dayandırılıyor ama hangi kaynaktan geldiği bunun da meçhul. Evet sonunda şu sonuca varıyoruz. Aslında insansız hava araçlarıyla gözlenen 7 saat süren bu yürüyüşün, gidiş ve gelişin her bir anını gerçek zamanda ve kayıttan izleyerek karar verme yetkisine sahip olanlar kendi kafalarındaki şüpheyi “sanıklar” lehine -tırnak içinde söylüyorum bunu da- olası sanıklar lehine kullanmak yerine aralarında Fehman Hüseyin’in de olması muhtemel olduğunu bu takıntıları dolayısıyla düşündükleri bir insan topluluğunu başka hiçbir sebebe dayanmaksızın öldürmeye karar vermişlerdir. Buna “katliam” dememizin, “planlı bir katliam” dememizin asıl nedeni, gerekçesi budur. Bütün bunlar için başka bir delile gerek vardır şüphesiz: Bunun sahiplerinin bunu itiraf etmesi. Eldeki bütün kanıtları birleştirdiğimizde mantıki olarak vardığımız sonuç buna “katliam” derken sadece bir yakıştırmayla kalmadığımız bütün unsurları eledikten sonra ortaya çıkan sonucu bu şekilde adlandırdığımız anlamına gelir. O nedenle içinizden hiç kimsenin ben başından beri bu süreci sizlerin adına titizlikle dikkatle ve her bir unsuru değerlendirerek takip etmeye çalışan bir vekiliniz olarak bu konudaki başka bir kanaatle kendinizi meşgul etmesin derim. Çünkü Genelkurmayın son günlerde Başbakan’ın ağzından ortaya attığı “bakalım hepsi sivil miydi? Aralarında kimler vardı?” lafı dahi bu bakımdan hiçbir karine oluşturmaz. Çünkü fikrimce hayatını kaybedenlerin 34’ü de PKK gerillası olmuş olsaydı bile hiçbir uluslararası yasa Irak toprağında onları bu kadar orantısız bir güçle imha kastıyla bombalamayı meşru ve mazur göstermezdi. Bu bir uluslararası savaş suçu olurdu. O nedenle hiçbiri kurtarmaz. Her bir yalan, her bir uydurma, her bir kurgu ötekini zayıflatarak hükümeti ve Genelkurmayı birbiriyle kaderleri bağlanmış ve suç ortaklığı içerisinde yokuştan aşağıya doğru yuvarlanmaya mahkûm etti. Fakat her zaman dediğimiz gibi, eğer suçluları yakalamazsanız onlar yakalanmazlar. Eğer hakikati ortaya çıkartmazsanız o hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Ben öyle görüyorum ki, ne meclisteki komisyon ne mahkeme ellerindeki biricik kanıt kaynağı bizzat failin kendisi olduğu için bununla ilgili spesifik kanıtları ortaya çıkartamayacaklardır. Tam tersine onların ortaya attıkları fabrikasyonlarla vakit geçireceklerdir ve bu topluca kaybedeceğimiz bir vakit ve topluca faile karşı duyduğumuz büyük suçlama, bunu yargılama, bunun cezalandırılması isteğiyle harekete geçme arzusunu zayıflatacaktır. Ama zaman iki yönde birden işliyor. Bir yandan bunlar ümit ediliyor, fakat öbür yandan hakikat olduğu yerde kokuşmaya başladığı için pis kokular etrafı sarıyor. Şimdiden çeşitli basın çevrelerinden şu sözlerin söylenmeye başlandığını duyuyoruz. Başbakana sormuşlar “evet” demiş. Bu benim mantıken ulaştığım sonucun kokuşmuş olan halidir, söylenti olduğu için. Bu eninde sonunda ortaya çıkacak. Şimdi o nedenle biz bunun ortaya çıkmasını çabuklaştırmak, bunun hakiki bir yüzleşmeye dönüşmesini sağlamak için politik bir görevle hepimiz yükümleniyoruz, sadece meclisteki insanlar değil. Şu nedenle; ben Roboski katliamından sonra Kürtlerle Türkler arasında Türkiye Cumhuriyeti devleti altında bir ortak yaşam hayalinin havaya uçtuğunu düşünüyorum. Bu açıkça söylenmese, bir teorizasyona tabi tutulmasa, buna özgülenmiş bir politik faaliyet yönelişi Kürt halkını kararlı bir biçimde merkezi olarak çekip çevirmese de gönülde, kalpte, ruhta, içerde fikir budur, duygu  budur. Kürtler eğer öyle isterlerse başka bir hayat kendilerine seçebilirler. Ama hala Türklerin ve Kürtlerin politik ileri gelenleri, onların siyasi ve sosyal temsilcileri, kültürel temsilcileri, yerel temsilcileri “ortak bir hayat mümkün” diyor iseler bunun için devletten medet ummaları için hiçbir sebep kalmış değildir. Devlet eğer Genel Kurmay Başkanı, Başbakan ve Mahkeme değilse kimdir? Başka hangi devletten umulacaktır. Ama bu hayat yeniden olabilir, onarılabilir. Bunun için Türklerin devletlerinin, başbakanlarının, genelkurmay başkanlarının suçunu ortaya çıkartmak, Kürt köylülerine Türk devletinin hesap vermesini sağlamak için yapacakları son bir atılım, bir hayat sıçrayışı, bir salto vitale,  bizi 27 Aralık gününe geri döndürebilir. Onun dışında bu iki halkın artık kardeşçe yaşamasını ummak için bütün yükümlülüğü, bütün sorumluluğu, bütün yapıcılığı Kürt halkının sırtına yüklemek, bütün her şeyin sorumlusunu onlar kılmak, bizim hesabımıza bir siyasi nöbeti onların tutmaya devam etmesini istemek kadar acımasızca bir konfor olamaz. Bence konforumuzu bozalım ve bu hakikatin ortaya çıkartılması için elbirliğiyle kafa kafaya vererek her türlü sorumluluğu ve her türlü akıbeti göze alarak bunu ortaya çıkartmak için çaba gösterelim. Çünkü eğer bunu yapmazsak bu kokuşan, çürüyen artık yeniden üretilemeyen beyhude kardeşlik dilinin gerisinde iki halkın birbirine karşı diş bileyeceği günlere yaklaşabiliriz. Bu mukadder değildir, bunu önleyebiliriz. Ama artık bizim de bir şey yapmamız gerekir. Sadece ve sadece temenniler değil bir siyasi aksiyon, bir toplumsal davranış, bir ahlaki ve kültürel sorumluluk yüklenişle bu zor problemi birlikte çözebiliriz. Ben burada bu akşam bir araya gelişimizi bu sorumluluğu paylaşmak için bir ortaklık arayışı olarak görüyorum. O nedenle bu geceyi tertip edenlere, burada bizi kendi halkının hakikatiyle yeniden tanıştıran Ferhat kardeşimizi ve herkesi kutluyorum. Çok teşekkür ederim. İyi akşamlar.