Kürkçü: Avrasyacılar içerde, fikirleri iktidarda

Express’ten İrfan Aktan, Ertuğrul Kürkçü ile gündemdeki tüm konulara değinen bir röportaj yaptı. İrfan Aktan’a ve Express’e yoldaşça selamlarımızla röportajı ilginize sunuyoruz…

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Roboski’ye giderek yerinde inceleme yaptı, ardından Heron görüntülerini izledi. Komisyon üyeleri kanaatlerini açıklamaya başlamışlardı ki, MİT krizi patlak verdi. Krizle birlikte de Oslo süreci ve MİT-KCK ilişkisi tartışmaya açıldı. Bir yandan yeni KCK operasyonları yapılırken bir yandan da hile-i şeriye ile MİT koruma altına alındı. Kriz aşılmış gibi görünürken tutuklu iki BDP milletvekili, Selma Irmak ve Faysal Sarıyıldız süresiz açlık grevi kararı aldı. Diğer KCK sanıklarının da katılmasıyla genişleyen bu eyleme Meclis’teki milletvekilleri de iki günlük greviyle destek verdi. EXpress dergisinden İrfan Aktan, bütün bunları ve ardında yatanları BDP milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ertuğrul Kürkçü’yle konuştu…

Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi olarak Uludere’nin Roboski köyüne gittiniz. Dönüşte de katliamın Ankara’dan verilen emirle gerçekleştirildiğini söylediniz. Bunu neye dayandırıyorsunuz?
Ertuğrul Kürkçü: 
Bu katliamın Ankara merkezli olduğunu oraya gitmeden de söyleyebilirdik. Bir avcı bombardıman uçağına sınır ötesinde canlı hedeflere ateş etme yetkisini ancak Genelkurmay Başkanlığı ya da hükümet verebilir.Mevzuatta bu böyle mi?
Tabii, çünkü sınır ötesi harekâtta Meclis’in hükümete verdiği yetki kullanılıyor. Zaten Roboski katliamı da sınır içinde değil, sınırın Irak tarafında gerçekleştirildi, yani köylüler Türkiye içinde öldürülmediler. Peki, bu katliam neden yapılmış olabilir? Kısmen bu, 1990’ların konseptine geri dönüştür: Yani silahlı güçleri yok etmek, “sivil destekçiler”i şiddetle yıldırmak. Bu köylülerin de, siyasî kanaatlerinden ötürü böylesi bir yıldırma harekâtının hedefi olabileceğini, en azından böyle bir harekâttan esirgenmeyeceklerini düşünüyorum.

Fakat Roboskililer korucu değil mi?

Evet, ama bu korucuların yüzde doksanı 12 Haziran seçimlerinde BDP’ye oy verdi. Bütün bu mülâhazalara rağmen, hâlâ devletin halkına bu kadar kıyıcı olabilmesinin mantıkî bir gerekçesini bulmak o kadar kolay değil. Gerçi köye gidip geldikten ve bölgedeki askerî yetkililerle, halkla, idarecilerle görüştükten sonra, olayın bir başka açıklaması daha olabileceğini düşündüm: Asıl mesele, askerlerdeki, her dakika güneyden kuzeye doğru bir gerilla akını olacağına, Fehman Hüseyin’in ve birliklerinin sınırı geçerek Türkiye içinde eyleme girişebileceğine dair obsesyon. Askerî yetkilileri bununla çok meşgul gördüm. İki cümlelerinden birinde Fehman Hüseyin’in ismi geçiyor.

Fehman Hüseyin’in eylemlerinden mi korkuluyor, yoksa bu isim, katliama bir gerekçe olarak mı sunuluyor?
Fehman Hüseyin, askerlerin gözünde bu bölgedeki “bir numaralı düşman” statüsünü kazanmış. Ben hükümetin bu olayda tek seçenekli olarak hareket ettiğini, yani “ya Fehman Hüseyin de oradaysa” diye takılıp kaldığını ve eyleme geçtiğini, o yüzden de şimdi olaya halkın gözünde kabul edilebilir hiçbir açıklama getiremediğini düşünüyorum. Hükümet, “konsept bize başarı sağlıyor, büyük sonuçlar doğuruyor” diyerek kendi kendisine o kadar çok telkinde bulundu ki, Roboski’de katliamla sonuçlanan operasyonun bu başarıyı Fehman Hüseyin’in imhasıyla taçlandıracağından hiçbir kuşkusu kalmadı. Hiçbir şekilde ellerindeki görüntülerdeki canlıların sivil halk olup olmadığını analiz etme çabasına girmediler. Canlı olan her şeyi vurma mantığına kapılmışlardı. Büyük olasılıkla şöyle akıl yürüttüler: “Yüzde bir ihtimalle gerilla iseler geri kalan yüzde 99 ihtimal ihmal edilebilir.” Akıllarına gelmeyen tek şey, bu insanların yüzde 100 Uludere’nin her zaman “kaçağa giden” köylüleri olmasıydı. Özetle, “yanlış istihbarat” filan yok. Ruh hali, zihniyet ve operasyonel yaklaşımlarından dolayı, eldeki verileri obsesyon içinde bir tek şekilde okudular.

Yani sivillere yönelik kasıtlı bir katliam olmadı mı diyorsunuz?

Hayır, tersine, sadece bir katliam değil, seri katliam var diyorum. Bu operasyonda sivilleri şu kadar olsun umursamadıklarını düşünüyorum. Bunu da şöyle okumalı: Hükümet ve asker, propaganda maksadıyla tersini biteviye tekrar etse de, PKK’yle halkın bir şekilde kaynaştığını düşünüyor. O yüzden de halkı PKK’den ayırt etme konusunda çok az çaba sarfediyor. Ya da daha doğrusu, bu çabaları gereksiz görüyor. Hükümeti bu noktaya getiren şey ise, giderek belirginleşen şu siyasî hakikati bir türlü içine sindirememesi: Kürtlerin kendi kendilerini yönetme arzusu, iradesi ve bunu politik olarak dışavurmaları. Kendilerini örgütlemeye devam ediyor olmaları…

İzlediğiniz Heron görüntülerinde neler vardı?

Dokuz saatlik görüntüler 28 Aralık saat 15:59’da Bitlis’ten başlıyor, sınır ötesini izleyerek doğuya doğru akıyor ve 29 Aralık saat 01:01’de Roboski’de sona eriyor. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki ilgili birimlerde kaydedilmiş görüntüler deniz yüzeyinden ortalama altı-yedi bin metre yukarıdan, yerdeki hedeflerden ise ikidört bin metre yüksekten alınmış termal kamera görüntüleri, soğuk nesneleri beyaz, sıcak nesneleri siyah gösteriyor: İlk hayat belirtisi 28 Aralık saat 17:30’da Keşan’ın kuzeyinde Haftanin ve Kutalma derelerinin kesiştiği bir düzlükte görünüyor. Türkiye sınırından dört-beş kilometre uzakta, Irak tarafında kamyon veya kamyonet olduğu anlaşılan araçlar düzlüğe birer birer yanaşıyorlar ve beklemeye başlıyorlar. 18:25’te bu bölgeye Haftanin deresinin kıyısından, Türkiye istikametinden yirmi-otuz kadar katır ve bir o kadar insanın akmaya başladığı görülüyor. Genelkurmay’ın başkaca istihbaratının ne olduğu henüz meçhulümüz, ama bu görüntüler, daha sonra katledilecek olan kafilenin Türkiye istikametinden geldiğine şüphe bırakmıyor. 18:55’te aynı şekilde iki grup daha geliyor ve 19:16’da alışveriş ve yükleme sona ererek kafile kuzeye doğru iki ana grup halinde yola koyuluyor. Yol boyunca herhangi bir güvenlik önlemi alındığına, keşif kolları çıkarıldığına dair hiçbir işaret, görüntü, hareket yok. Gördüğümüz, beyaz –yani soğuk– ve siyah – yani sıcak– görüntüler, homojen yüklerin katırların sırtlarında muntazam olarak iki yanlı yüklendiğini ortaya koyuyor. Bölgeyi bildiği ve tanıdığı, görüntü okumada uzman olduğu halde bunların katırlara yüklenmiş mazot dolu bidonlar olduğunu anlayamaması için insanların çok özel bir bakış açısına sahip olması gerekir. Kafile 20:43’te sıfır noktasına doğru yaklaşıyor, bir tedirginlik olduğu gruplar arasındaki gidiş-gelişlerden ve koşuşturmalardan hissediliyor. Bu, köylülerin bize söyledikleri Türkiye tarafındaki yolların kesilmiş olduğu bilgisinin güneyden gelen kafileye ulaştığı an olmalı. 21:03’te, sınıra 300 metre kala, öndeki gruplar bir araya geliyor ve beklemeye başlıyorlar. 21:36’da insansız hava aracı Heron bu grubu lazerle işaretliyor. 21:39’da ilk grup vuruluyor, göğe büyük bir ısı kitlesi yükseliyor, görüntüleri tamamen örtüyor, görüntüler geri geldiğinde katırların can çekiştiği, kitlenin genel olarak yerle bir olduğu, bir kişinin yamaçtan aşağı batı yönünde kaçmakta olduğu görülüyor. 21:43’te bu grubun 200 metre güneyindeki nispeten daha küçük ikinci grup aynı şekilde bombalanıyor. İki bombalama arasında gruplar kaçma ve dağılma belirtisi göstermiyor. Birbirlerinden ve olan bitenden habersiz ve ne yapacaklarını bilmez görünüyorlar. Birbirlerine sokularak daha büyük hedefler teşkil ediyorlar. Üçüncü bomba 700-800 metre daha geride ve güneydeki büyücek grubu vuruyor. 22:24’te geriye kalan küçük bir grup daha vuruluyor. Bu sürede üç kişinin daha sağ olarak kaçtığı görülüyor. Olaydan sağ kurtulanların da sayısı dört zaten. 22:45’te köyden ilk grup olay yerine doğru harekete başlıyor. 23:05’te köylüler ilk vurulan gruba ulaşıyor… Bu apaçık, bilerek, isteyerek, hedef gözeterek yapılan planlı bir seri katliam. Velev ki bu insanlar gerilla olsun, ben savaş yasalarının gerillaya karşı da bu kıyıcılıkta bir saldırıya izin verip vermeyeceğinden emin değilim doğrusu. Ancak elimizdeki tek kanıt bu görüntüler olsaydı da, bu kanıtlara dayanarak 34 kişilik bir insan topluluğunun saldırı maksadıyla Roboski’ye ilerleyen bir gerilla grubu olacağına hükmetmek için sadece kör değil, aynı zamanda aklını da yitirmiş olmak gerekirdi. İşleri, tam iki saat boyunca sürekli olarak gerçek zamanda ve kayıttan hareketlerini izledikleri bu insan topluluğunun mahiyetinin ne olduğunu çözümlemek olanların bu görüntüler hakkında yanılmış olduklarını kabul etmek söz konusu bile edilemez. Ortada bir yanlış değil, bir kasıt olduğu apaçık.

Komisyonun diğer üyeleriyle aranızda, görüntüleri izlerken veya daha sonrasında neler konuştunuz?

Uludere Komisyonu, İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyelerinin bir bölümünden oluşan bir alt-komisyon. Az sayıda insanla birlikte uzun süren yolculuklar ve toplantılar yaptık. Ben vicdanen AKP’li ve MHP’li üyelerin de birlikte gördüklerimizden sonra benimle aynı sonuca vardıklarını hissediyorum. Ancak, TBMM’de görüntüleri izlerken İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’ndan alt-komisyon üyesi olmayanlar da bize katıldı. Tek gördükleri sadece bu Heron kayıtları olan kimi AKP ve MHP’liler kaçamaklı görüşler ileri sürerek yan yollara sapma eğilimi gösterseler de, ben alt-komisyondakilerin izlediğimiz görüntülerle köylülerin anlatımları arasında tam bir mütekabiliyet olduğu kanısına vardıklarını düşünüyorum. Öyle olmasa, görüntüleri izlerken gözlerinden yaşlar süzülmezdi. Sadece İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün’ün yerinde olmak istemezdim. O devletin doruklarından üzerine çöken sürekli ve sistematik baskı altında hakikatin gözümüzün gördüğünden başka bir yerde olduğuna kendisini ve milleti inandırmaya zorlanıyor. Buna göğüs gerebilecek mi, göreceğiz…

MİT krizinin de Roboski katliamıyla ilgili olduğu söyleniyor. MİT müsteşarı dahil bazı üst düzey yöneticilerin savcılığa çağrılmasının arkasında yatan temel çatışma nedir? Cemaat-AKP çatışması mı bu?

MİT krizini tetikleyenin Roboski katliamı olduğunu düşünmüyorum. Cemaat-AKP çatışması da durumu izah etmez. Evet, bunun payı var, ama gerilim sadece buradan kaynaklanmıyor. Çatışmanın arkasında, hükümetin Oslo görüşmelerinin çökmesinden sonra benimsediği bastırma harekâtıyla görevlendirdiği polis ve savcılık kadrolarının güvenlik siyasetinin belirlenmesinde mutlak söz hakkı sahibi olma, önceki dönemin söz sahibi unsurlarını alaşağı etme ısrarı var. Madem ki uzlaşarak çözüm yolu fos çıktı, o zaman bizim demir yumruğumuzun önünde hiçbir engel olmamalı diye düşünüyorlar. Bu kadrolar Fethullahçı mı, değil mi, bilmiyorum, ama yazdıkları iddianamelere, soruşturma tutanaklarında yönelttikleri sorulara ve verdikleri kararlara bakınca, esasen Türk-İslâm sentezi ruhunun beslediği, bu kadro dışındaki herkesin şüpheli olduğuna dair derin bir inanç içindeki kadronun kendini hükümete dayatması olarak görüyorum bu çıkışı. Öte yandan, KCK tutuklamaları boyunca, özellikle “Oslo müzakereleri” sürecinde doğan içlidışlılık dolayısıyla ellerine geçen kimi temaslara dair bilgi ve kayıtlar karşısında, ellerindeki yetkiyi kullanmaksızın edemeyecekleri bir noktaya da varmış oldukları düşünülebilir. Oslo görüşmelerini yürüten heyettekilerden Afet Güneş’in basına sızan kayıtlardan öğrendiğimiz şu tespiti anahtar değerinde: Mealen, “bütün bu yaptıklarımız hukuksuzdur” diyordu. Bu “hukuksuzluğun” gerisindeki siyasî irade ve devlet himayesi ortadan kalkınca, olağanüstü yetkili savcıların teknik olarak bir “suç örgütü” ile karşı karşıya oldukları sonucuna ulaşmaları önünde hiçbir engel kalmıyor, bir de bu unsurlarla artık “rakip” haline gelmişlerse… Özetle, ben kargaşanın Erdoğan’ın “tavşana kaç, tazıya tut” diye özetleyebileceğimiz kadro siyasetinden doğduğunu düşünüyorum. Bu gerilim üzerinden Fethullah Gülenciler ile Erdoğancılar arasında süregiden gerilim kendini açığa vurmuş olabilir ama, AKP içindeki cemaat-parti koalisyonunun süregideceği ve burada derin bir çatlak oluşmasına izin verilmeyeceği tarafların hamlelerinden anlaşılıyor.

Savcının Hakan Fidan’ı ifadeye çağırması üzerine, MİT’çiler için yeni bir yasa çıkarıldı. Böylece Hakan Fidan, ancak başbakanın izniyle ifadeye çağrılabilecek. Bu adımı BDP de eleştirdi. Fidan’ın bu şekilde korunması, muhtemel yeni görüşmeler için alınmış bir tedbir olamaz mı?

Olabilir. Ancak, yasa MİT’çiler için çıkarılmadı. Başbakanın görevlendirdiği ve görevlendireceği herkes için çıkarıldı. Adalet Bakanı’nın yasayı savunurken TBMM’de yaptığı konuşmaya bakarsak, “müzakere” opsiyonu kategorik olarak açık tutuluyor. Ancak ufukta kapsamı Oslo genişliğinde olacak yeni bir müzakere momenti göründüğüne dair bir izlenimim yok.

İddia edildiğine göre, KCK’ye sızmış çok sayıda MİT mensubu var. Kürt hareketinin bu konudaki pozisyonu nedir?
Bu iddialara aldırmıyor ve kendi kadrolarının yapısından kuşku etmiyor görünüyorlar. Gerçi bu iddiaları ileri sürenlerin dayanaklarının ve somut vaka örneklerinin neler olduğuna dair güvenilir bir iddia da önümüze konulmuş değil. Beri yandan, Türkiye’deki psikolojik harp geleneğinde standardın “düşman arasına nifak sokma”, “bozgunculuk” olduğunu da düşünürsek bu iddialar daha çok su kaldırır gibi görünüyor… Gene de, PKK ve KCK sözcülerinin bu konuda söz almalarının zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Sizce devletin uzun vadeli planı ne?
Bir çözüm planları olduğunu düşünmüyorum. Hükümetin mantığı şöyle şekilleniyor: “Ne güzel, yapıyoruz ve oluyor. Kimse sesini çıkarmıyor. Avrupa ve Amerika bize yol veriyor. O zaman biz de böyle götürelim, gittiği yere kadar.” Hükümet kendisine böyle bir güvenlik stratejisi kurmuş gibi gözüküyor. Siyasî hedef ise kabaca şöyle okunabilir: Kürt muhalefetinin bütün düzlemlerini PKK’ye eklemleyerek, onu kriminalize ederek siyasî kadroları hapsetmek, sivil dayanaklarını baskıyla yıkmak, halkı tehdit ederek yıldırmak ve 2014 yerel seçimlerinde Kürdistan’da belli başlı belediyeleri BDP’den geri almak. AKP’nin kafasındaki hedef bu.

Bu olursa, Kürtleri siyaseten de kendilerinintemsil edeceğini dünyaya göstereceklerini düşünüyorlar. AKP’ye göre bu şekilde “Kürtlerin temsilcisi” olduktan sonra, kime ne yaparlarsa yapsınlar, kim senin sesi çıkmaz. Dünyaya da dönüp diyebilirlerki, “bakın Van, Dersim, Diyarbakırbizim, daha ne olsun”. Hayal bu, benim anladığım.

Fakat Adil Gür’ün araştırmasına göre, BDP’nin oyları Türkiye genelinde yüzde 8’e kadar çıkmış durumda.
Doğrudur, ben de BDP’nin oylarının arttığını düşünüyorum.

O halde mevcut yöntem, sizin işaret ettiğiniz stratejiyle çelişmiyor mu?
Evet, ama hükümetin tutunacak başkadalı yok. Bence Tayyip Erdoğan, PKK’ninmevcut istikamette ilerlemesine fırsat verilirse, Türkiye’nin idaresini PKK’yle paylaşmak zorunda kalma ihtimalinden korktu. Bence bu ihtimal savaştan daha ürkütücü geldi AKP’ye. Çünkü onlar PKK’nin, Kürt özgürlük hareketinin ekonomik ve sosyal talepler, yeni bir toplum kurma iddiaları bakımından içinde barındırdığı radikal damarının da farkındalar. Kemal Burkay çizgisinde, nihaî hedef sözkonusu olduğunda üniter devletin yerine federasyon diyen, ama bugün önüne konulanla yetinen bir hareket değil bu. Nihaî çözümü federasyonda değil, özyönetimde gören, ama önüneatılan hiçbir şeye de razı olmayan, her şeyi bizzat kendisi kurarak bu devletin kurucu ortağıolmak isteyen bir siyasî hareket söz konusu. Müzakere opsiyonu, bu talebin çevresinde dönen bir tartışmadışında bir seçenek bırakmıyor hükümete. Müzakere kapısı açıldığı zaman, arkasında muazzam bir kitle desteği,örgütlülüğü, uluslararası bağlamı ve kapsamıyla kocaman bir Kürt dünyası Türkiye içinde kendini yeniden kuracak. Ben,bu gelecek perspektifinin AKP’ye ve onun akıldanelerine çok pahalı geldiğini gözlüyorum. O yüzden PKK’nin ardındaki toplumsal-kültürel yığınağın çökertilmesiiçin bizzat başbakan ve yardımcıları, Kürtlerin diline, dinine, toplumsal ilişkilerine,tarihine, coğrafyasına inanılmaz bir şiddetle saldırıyor. Dilin galizliği, alçaltıcılığı, kolektif bir kötüleme söylemi vegerisindeki iliklere işlediği görülen öfkebundan. Bu akıl kârı değil, ama iktidarkörlüğü diye de bir şey var.

Hükümetin Kürtlerle PKK’yi özdeş görmeye başladığını söylüyorsunuz. PKK’nin de iddiası zaten bu değil mi?
Fakat kendi kendilerine söyledikleri şu yalana da inanmış görünüyorlar: Evet, Kürtlerin üçte biri BDP’ye, ama üçte ikisi de bize oy veriyor.

Ama aynı Kürt kesimi daha önce ANAP’a, DYP’ye oy veriyordu.
Zaten o hükümetler de Kürtleri yönettiklerini zannediyorlardı. TBMM’ye korucuları getirip Kürtçe konuşturuyor, Meclis’e Kürt milletvekilleri taşıyorlardı. Bunun temsille eşdeğer olduğuna inanmak kolaylarına geliyordu. Bir kere “güvenlik”eksenine yerleşmişseniz, kapsama alanınız dışındakilerin hepsinin size “yabancı”unsurlar olarak görünmesi kaçınılmaz.
KCK operasyonları sırasında BDP’nin yüzlerce yöneticisi, binlerce üyesi hapseatıldı. Bu operasyonlar BDP’nin siyasetyapma kabiliyetini nasıl etkiliyor? BDP busıkışmışlık içinde nereye doğru gidiyor?
BDP, PKK, HPG, DTK ilişkilerini Britanyakrallığında olduğu şekilde bir tür SinnFein-IRA ilişkisi gibi görenler var. Oysa, Sinn Fein’in IRA’ya hâkim olduğunu, IRA’nın Sinn Fein’den çıktığını düşünenbir tarih okuması Türkiye-Kürdistan gerçekliğine olduğu gibi tatbik edilemez. Çünkü burada gidişat tersine. Politik ola-rak hareket PKK’yle başladı. Silahlı mücadeleye öncülük eden parti olarak PKK–Kürt kitlelerinin gözündeki politik odakbudur. Bu odaktan başlayan bütün politiksüreçte PKK belirleyen konumundadır, ideolojik ve politik öncüdür. Bence PKK ile HPG’nin –yani silahlı güçlerin özdeşleştirilmesi de bunun kadar yanlıştır. HPG, PKK ile aynı şey değildir. PKK salt askerî bir yapı değildir. Nihayet üçüncüsü; BDP bu genel mücadele ortamında Kürt özgür-lük hareketinin temel varsayımlarını verialarak kendini kurmuş yasal bir örgütlen-medir. Dolayısıyla BDP’nin bu hareketinmerkezî güçlerinin faaliyetine ayak uydur-madan herhangi bir biçimde siyaset yapacağını ümit etmek beyhudedir. PKK’nin“savaşçı”, BDP’nin “barışçı”, PKK’nin“asker”, BDP’nin “sivil” olduğu ya da ol-ması gerektiği, siyasetin doğasından bîha-ber kanaat sahiplerince yaratılmışikilemlerdir. Kaldı ki, BDP’nin süreçtekirolünü küçümsemek de büyük bir yanlış-lık. Başbakan diyor ya, “yularınız gevşetil-meden helaya bile gidemezsiniz”. Bundakihaksızlık ve adaletsizlik şurada: BDP, PKK’yle bir emir-komuta ilişkisi içinde olmamasına rağmen, büyük Kürt kitlelerine PKK’nin verdiği genel yönelimden kopanmerkezkaç bir faaliyet göstermesi de konudışıdır. Çünkü, büyük kitleleri çekip çevi-ren, onlara tarihsel ve politik hedeflerkoyma gücüne sahip merkez hâlâ PKK’dir. Dolayısıyla, zaten tartışma biraz da bunudüşünmeyi gerektiriyor. Türkiye’de derlitoplu bir Kürt siyasetiyle muhatap olmakistiyorsa hükümet, tıpkı Oslo görüşmele-rinde yaptığı gibi, PKK’nin meşruiyetinitanıyarak süreci görme-çözme yönündebir adım atabilir, o zaman BDP bu süreçtetamamlayıcı bir unsur olabilirdi. Silahlımücadele kararını siyaseten ve tarihenkimler almışsa onlar sona erdirebilir. PKK’yi bir “silahlı çete”, “terörist örgüt”olarak gören ve onu askerî-polisiye yöntemlerle çökertmeye yönelen bir stratejibütün bu nedenlerle hâlâ sonuçsuz kalmaya mahkûm.

Fakat Erdoğan mealen “biz silahlı güçlerle savaşır, legal güçlerle müzakere ederiz” dedi.
Zaten Başbakan böyle deyince, “balık kavağa çıkarsa, biz de Kürt meselesini çöze-riz” demiş oluyor. Oysa, hükümetinyapması gereken ilk şey silahlı güçlerletartışması, müzakere yürütmesi ve birçerçeve kurması. Bunun başka bir yoluyok. Sinn Fein’in lideri Gerry Adams’ınanlattığı öyküyü dinlersek –her ne kadarIRA, bizdekinin tersine, Sinn Fein’in içinden çıkmış olsa da, bize diyor ki, “eğer IRA yol vermeseydi, kimseyle barış görüş-melerine oturamazdık, barış da olmazdı”. Erdoğan, silahlı güçlerle müzakere edemeyeceği için değil, silahlı güçle yapılan müzakerelerde ortaya çıkan siyasî reform tablosu, altına giremeyeceği kadar ağır olduğu için geri vitese bastı. Yoksa zaten silahlı güçlerle müzakere ediliyordu. Neoldu peki? 2010’a kadar müzakere ediliyorda, sonrasında niye edilemiyormuş?

Selahattin Demirtaş, müzakere sürecinegeri dönülmesi çağrısında bulundu. Bu çağrının karşılığı olur mu?
Demirtaş’ın bu çağrısı gayet makûl.

Ama fatura hükümet için ağır göründüğüne göre, yeni müzakere süreci yine tıkanmaz mı?
Sonuçta biri faturayı ödeyecek. İlânihayesürmüş bir savaş var mı? Sonuçta, bu toplumun, bu rejimin, budevletin şu veya bu şekilde aklı gururuna vekibirine üstün gelecektir. BDP’den vebütün Kürt siyasetlerinden beklenecek şeyde, bu kibirli tavrın ortadan kaldırılmasına yardımcı olması. BDP ancak karşı tarafın bu kibirini yenmesine yardımcı olacak yollar bularak sürece katkıda bulunabilir. Sonuçta bu mesele, inişli-çıkışlı yollardan geçerek bir nihayete erecek. Bundan otuz yıl önce kimsebu insanları muhatap almıyordu. Yirmiyıl önce zaman zaman muhatap alıyordu. On yıl önce hem muhatap alıyor hem almıyordu. On yıl sonra yeniden muhatap alacak. Tayyip Erdoğan’ın sözünün de sonsöz olduğunu düşünmemek lâzım. TayyipErdoğan, Türkiye’nin son başbakanı, AKP’de son hükümeti değil. Vardığımız tablo, şu anki durum değil. Mevcut sindirme politikasının sonuç vermediği görüldüğünde tekrar masaya giden yol açılacak.Bu dönemde hükümete verilecek esas cevap, direnmektir. Bu yolun çıkmaza gittiğini Kürt halkı, Türkiye sosyalistleri, devrimcileri, demokratik hareketler, sosyal muhalefet, hükümete göstermelidir. PKK devleti askerî olarak yenemeyeceğini söylüyor, bunun idrakinde. Ama devlet deonları askerî olarak imha edemez. Tayyip Erdoğan, şu anki Fethullahçı güvenlik kliğine haddinden fazla inandı ve primverdi. Onların “biz bunları imha ederiz” iddiasına kendisini kaptırdı. Ama bunun böyle olmayacağı ortaya çıkacak. Onlar bu Arap direnişinden haddinden fazla sonuçlar çıkardılar.
Ne tür sonuçlar çıkardılar?
Her tarafta kendilerine eşlik edecek İslâmî hükümetlerin kurulacağı, Arap-larla anlaşarak Kürtleri boğacakları hesabına kapıldılar. Bunun böyle olmadığı ortaya çıkacak. Bu siyasetsizlik belki de AKP’yi iktidardan indirecek.1990’larda Kürt hareketinin kitle gücü şimdikinin çok daha altındaydı. Savaş ise sokak ortasında her gün sivillerin öldürülmesiyle, on binlerce askerin sınır ötesi kara harekâtlarına çıkarılmasıyla, bölgede OHAL uygulanmasıyla had safhaya ulaşmıştı. Şimdiki KCK operasyonları ve diğer uygulamalar, Kürt hareketinin gücünü 1990’ların düzeyine düşürse bile, devlet açısından esas sorun varlığını sürdürmeyecek mi? Ya da devlet bunu öngörmüyor mu?
Tayyip Erdoğan deli değilse ya da rejim ona kendi aklını empoze ediyorsa, bu süreçten bekleyeceği optimal sonuç, dişi tırnağı biraz sökülmüş, taleplerini nispeten sınırlamış bir PKK’yle masaya oturmak olabilir. Eninde sonunda bir masa kurulacak. Bundan kaçış yok. Fakat “Sri Lanka modeli” denilen uğursuz imha siyasetine yönelerek hareketin bütün ileri kadrolarını imha edebilirlerse, o zaman masa kurmaya da gerek olmayacağını düşünüyor olabilirler. Fakat burası Sri Lanka değil. Burası bir ada değil. Kürt hareketinin dört cephe gerisi var: Türkiye, Suriye, İran, Irak… Birinde olmazsa öbüründe, kendini yeniden kurabileceği bir melce bulabilir. Hâl böyle olunca, Öcalan’ın çizdiği “demokratik konfederalizm” anlayışı çerçevesinde Kürt hareketi kendini her gün bir parçada yeniden üretebilir. Fakat Tayyip Erdoğan’ın imkânsız bir projeye bağlandığı kafasına dank edinceye kadar direnmesi gerekiyor bu hareketin. Ondan sonrası Tayyip Erdoğan’la mı, başka bir başbakanla mı çözülür, bakarız. Ama Kürtlerin kendilerini kendi yurtlarında yönetme arzusu söndürülemez. Çünkü, bu arzu sadece Türkiye Kürtleri arasında değil, Kürdistan’ın dört yakasında da kabarmış görünüyor, kendi karşılıklarını buluyor. Irak’ta geçici veya kalıcı olup olmadığını henüz bilmesek de bir Bölgesel Yönetim var. Suriye’de uzun zamandan sonra Kürtler kimliklerini edindiler ve kurucu bir siyasî konum edinmeye doğru gidiyorlar. Hatta Suriyeli Kürtler şu andaki çatışmada üçüncü odağı oluşturan güçlerin içinde yer alıyor. Kürtler kendilerini yönetme hakkının tarihsel hakları olduğunu başka hiçbir zaman olmadığı kadar çok düşünüyorlar. Dolayısıyla, akıllı idarenin yapacağı şey, barışçı ve Türkiye’nin toprak bütünlüğü içinde bu talebe yanıt verecek bir çözümün kapısını açmak olabilir. Bu çözüm şu veya bu şekilde ortaya çıkacaktır. Demirtaş’ın müzakerelerin yeniden başlaması çağrısı bu perspektifin ürünü. Dolayısıyla, eninde sonunda bir müzakere masası kurulacak, ama hükümet veya rejim Kürt hareketini daha dezavantajlı bir pozisyonda masaya oturtmak istiyor. Tayyip Erdoğan, rejim dediğim yapının ancak bir ayağını oluşturabilir. Çünkü kitlelere iddia ettikleri kadar yön veriyor değiller.

Ama hükümet neredeyse istediği herkesi hapse attırabiliyor. Keza, istedikleri fikirleri kitlelere, medya veya diğer kanallardan empoze edebiliyorlar…
Öyle mi gerçekten?

Öyle değil mi?
Hayır. Bir önceki dönemde karşı karşıya oldukları Avrasyacı denilen kesimleri siyaseten yenilgiye uğratmış olsalar bile, onların tarihsel ve politik hedeflerini devralmış görünüyorlar. Avrasyacılar hapiste, ama fikirleri iktidarda. 12 Eylül yargılamalarında MHP yöneticilerinden Agâh Oktay Güner idam talebiyle yargılanıyor olmalarının kendilerini üzdüğünü söylemiş ve demişti ya, “biz hapisteyiz ama, fikirlerimiz iktidarda”. Avrasyacıların önde gelen sözcülerinden SBF hocası Prof. Anıl Çeçen gelip Meclis komisyonunda Tayyip Erdoğan’a övgüler düzdü mesela. Bunun en önemli nedeni, Erdoğan hükümetinin son beş yılda Batı merkezli bir küresel siyasetten Avrasya ve Ortadoğu merkezli bir siyasete yüzünü dönmüş olması, bir tür ulusal kalkınmacılık modeli sayılabilecek yerli uçak, yerli otomobil, yerli makine türünden iktisadî hedefler koyması… Gerçi bu hedefleri koyarken onların en büyük hedefi millî bir ekonomi kurmak değil, carî açığı kısmak. Millî Eğitim’de, genel kültürde ulusalcı söylemi canlandırarak bunu İslâmî söylemle örtüştürecek bir müfredata yönelmek… Bunların hepsine bir arada baktığımızda Avrasyacı hasımlarıyla büyük bir örtüşme içinde olduğunu görebiliriz. Kürt meselesinde de güvenlik stratejisine yönelince ister istemez bu cenahtan destek görmeye başladıklarını hissedebiliriz, hissediyoruz. Bu çerçevede aslında eskiden beri bildiğimiz bir tarih yasası bir kez daha işliyor diyebiliriz. Nispeten geri bir uygarlıktan gelen bir kavim daha yüksek bir uygarlıktan geleni yendiğinde, onun kültürünü devralır.

Bu, AKP’nin arzuladığı nokta mıydı?
Hayır, ama hayatın onlara icbar ettiği, egemenliği muhafaza için vardıkları sonuç bu. Dolayısıyla, hükümet beyaz bir kâğıda yazar gibi yazmıyor herhangi bir şeyi. Onlar da yeni ittifaklar kuruyor veya bozuyorlar.

Siz de yeni ittifaklar kuruyorsunuz. Kürt hareketiyle Türkiye sosyalistlerini bir araya getirme çabası Halkların Demokratik Kongresi dolayısıyla gündeme geldi. Fakat HDK’nın estirdiği rüzgâr biraz dinmiş gibi görünüyor.
Tabii ki barışçı ve demokratik bir siyaset imkânı herkes için çok daha cazip. Hayalin ve fikrin gücü, maddî olanı da ilerletiyor. Herkes Nisan-Haziran 2011 arasında şöyle iyi bir hayale kapıldı: Bir çözüm zemini oluşuyor ve biz de kendi cephemizden bu zemini derinleştiriyoruz. Bütün sol-sosyalist güçler, emek hareketi, kendi liderlikleri Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na katılmasa da, yerellerde tabanları bloka katkı sundu. İyimserlik ve çözüm havası bunu yarattı. Ama şöyle bir önkabul vardı: Silahlı çatışmalar son bulacak, demokratik bir açılım imkânı yaratıyoruz ve Meclis bir çözüm zemini olacak. Bu hayal ve fikir, büyük mobilizasyon sağladı. Fakat daha seçimler biter bitmez, hatta seçim kampanyasının orta yerinde silahlı çatışmaların yeniden sahneyi belirlemesiyle birlikte bu hava dağıldı, blokun uyardığı destekte azalma, geriye çekilme oldu. İnsanlar bu hayalin karşılığının bu siyasette ve bu odaklaşmada olacağına dair şüpheye kapıldılar. İşte HDK şimdi bu gerileyen zeminde kendini bina etmeye çalışıyor. Buna rağmen, ben mayanın tutmakta olduğunu görüyorum. Bu çok önemli. Çünkü demokratik, kitlesel ve iradeci bir yapı olarak gelişmeye başladı. Her yerde nesnel-politik şartların kötü gitmesine rağmen, bir HDK iradesi oluşuyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya, Samsun, Eskişehir’de bunun yayılmakta olduğunu görüyoruz. Halkların Demokratik Kongresi kendini bir cazibe merkezi kılamamış değil. HDK genel olarak blok siyasetinin uyardığı dinamikler dağılmaya yüz tuttuğu bir sırada kurulmuş olduğu için bu böyle. Blok siyasetini yeniden toparlayacak olan da yine HDK. 2014 yerel seçimleri zeminine girdiğimizde kongrenin gözle görülür bir atılım yapacağını düşünüyorum.

Yeni ittifaklar gündeme gelecek mi?
Yeni ittifaklar bence olacak. Bir kere Alevî hareketiyle buluşacağımızı düşünüyorum. Kürt ve Alevî hareketlerinde birbirlerine karşı önyargıların giderek aşınmaya başladığını, başka bir gözle birbirlerini görmekte olduklarını gözlüyorum. Aynı biçimde Yeşiller, ekolojistler bu süreçte kendilerine söyleyecek söz, konuşacak alan bulacaklarından neredeyse emin gözüküyorlar. Bu süreçte onlar da var. Daha enteresanı, 12 Eylül referandumunda “hayır” demiş olanlarla “yetmez ama evet” demiş olanlar birbirlerini reddetmeksizin bu süreç içinde ortak bir faaliyetin parçası olabilecekleri fikrine giderek daha çok ısınmaya başladılar. Eksik olan, örgütlü işçi hareketi. KESK’i saymazsak, DİSK ve Türk-İş zeminindeki sendikalarda örgütlenmiş olan işçileri bu süreçte daha az görüyoruz. Ama nispeten özerk toplumsal hareketlerin sürece ilgi duyduklarını gözlemliyoruz. Bunların önemli bir kısmı blokta yoktu. Çünkü blok, siyasî partilerin kendi aralarında kurduğu bir ortaklıktı. HDK’da ise kültürel, politik, vicdanî, toplumsal pek çok damarın bir arada işlemekte olduğunu görüyorum. Buradaki en büyük tehlike, burayı tamamen politik veya tamamen kültürel, kimliksel kılma iddiası olabilir. Bunları dengeli bir biçimde sürdürebilirsek, ben, maksadın anlaşıldığını düşünüyorum.

Kemal Burkay geçtiğimiz günlerde Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na gelerek sizlere açıklamalarda bulundu. Burkay’ın öne çıkan iddiası, “PKK’yi devlet kurdu” şeklindeydi. Sizin de o toplantıda Burkay’a “yani devlet devletle mi savaşıyor” diye sorduğunuz basına yansıdı…
Kemal Burkay’ın kendisinin değil ama, Türkiye’ye gelişinin bir devlet projesi olduğunu düşünüyorum. Devleti eğer AKP yönetiyorsa, büyükelçiler, valiler, bakanlar vs. tarafından karşılanan bir “federasyon” sözcüsü Türkiye’de biraz oksimoron gibi görünüyor. Bu, devletçi bir bakış açısından bakacak olursak, Habur’dan daha “tahrik edici” olmalı değil miydi? Kemal Burkay’ı tenzih ederim; ben onun başkaları için kolayca diyebildiği gibi “devletin adamı” olduğunu filan söylemiyorum. Fakat siyaset baştan yanlış bina edilirse, insanı istemediği güçlerle aynı hat üzerine düşürebilir, burada da kalmaz, gitgide yakınlaştırabilir. Burkay, kendini ne yazık ki Lenin sanıyor. En büyük yanılgısı bu. Rejim içi çelişkilerden yararlanarak, tıpkı 1900’lerin başında, Çarlık polisinin şiddete başvuran grupları hedef alıp sosyal demokratların, yani Lenin ve Plekhanov’un sürüklediği Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) faaliyetlerine hoşgörü göstermesinin onlara bir gelişme fırsatı sağlamış olması gibi, AKP’nin PKK karşıtı stratejisinin kendisine de bir gelişme fırsatı sağlayacağını düşünüyor. Bence çok yanılıyor. Çünkü onun üzerinde çalışacağı toprak Türkiyeli aydınlar değil, Kürt halkı. Burkay’ın söylemiyse sadece birtakım idrak yoksunu Türk aydınları için kıymet ifade ediyor. Kürt halkı için bir anlam ifade etmiyor, Türkiye’nin milliyetçilikle meşbu kamuoyu içinse tatlı diliyle bizi kandırmaya çalışan “bir başka bölücü”. Kürt aydınlarının PKK’ye kızmalarını anlıyorum. ‘70’ler sonunda sol-içi şiddetin karakterize ettiği meşruiyet arayışı sırasında, fikirden gayrı araçlarla sahadan uzaklaştırılmış, bastırılmış, mağdur edilmiş kişilerin kendilerini safdışı edenlere kızmalarında şaşılacak bir şey yok. Burkay’ın kimi yoldaşları hak etmedikleri halde şiddete uğramış, öldürülmüşlerdir. Keşke öyle olmasaydı. Üstelik bunu sadece PKK’liler Burkay ve arkadaşlarına yapmadılar. Herkes birbirine yaptı. Pek az akım bu sol-içi şiddet sarmalından bağışık kaldı. Ama Burkay, Abdullah Öcalan’la federasyon temelli bir ittifak kurduğu 1993’te, bu muhasebeyi yapmış ve bitirmiş olmalıydı. O tarihten sonra PKK çok büyük ölçüde Kürt aydınlarına şiddet uygulamadı. PKK yine o tarihten itibaren diğer Kürt hareketleriyle kurduğu ilişkide şiddeti temel bir dil haline getirmedi. Dolayısıyla, Burkay’ın öncelikle 1993’ün hesabını vermesi lâzım, öncelikle kendisine kıymet verenlere. Eğer Abdullah Öcalan ve PKK onun dediği gibi “bir devlet projesi”yse, neden 1993 mutabakatının içerisine girdi Burkay? Bunların hepsini açıklamak Burkay’ın da boynuna borç. Fakat kümülatif olarak baktığım zaman, özellikle KCK operasyonları sürerken, Türkiye aydınlarında, kanaat önderlerinde, siyasî şahsiyetlerde, Kürt özgürlük mücadelesiyle yan yana gelerek mücadele etmenin uygun bir yol olduğu düşüncesindeki Türkiyeli aydınlarda kuşku yaratmak dışında bir şeye yaramıyor Burkay’ın çabaları.

Burkay, 1994’te Express’e verdiği mülâkatta şöyle diyordu: “Herhalde insanların söyledikleri şeyleri, önerilerini ciddiye almak lâzım. PKK da barışçı çözümü söylüyor tabii. Bunu birkaç kez vurguladılar.” “PKK’nın politikalarında bence olumlu sayılacak değişiklikler var. Ateşkesten sonra, PKK sorunun barışçı yoldan, görüşmeler yoluyla çözümü için öneriler yaptı; Öcalan daha sonra bunları daha da netleştirdi. Bu olumludur bence, bunları görmek gerekiyor…” Burkay’ın o tarihlerde söylediklerini şu anda Kürt hareketi söylerken, Burkay tersi istikamette beyanatlarda bulunuyor. Sizce Burkay’ın ve başka bazı Kürt siyasetçinin, yazarın PKK ve BDP siyasetini devletin söylemiyle örtüşen bir dille eleştirmesinin esas sebebi ne? Bunu sadece “devlet projesiyle” açıklamak mümkün mü; yoksa çatışmalardan, savaş dilinden bir bıkkınlığı mı ifade ediyor bu?
Şüphesiz, savaştan bıkmış insanlar var. Öte yandan Kemal Burkay’ın da, İbrahim Güçlü’nün de, başka Kürt hareketlerinin de, Şerafettin Elçi ve Altan Tan’ın da Kürt siyasetinde varolmaya hakları var. Bu hakları da onlara verecek veya tanıyacak olan bizler değiliz. Fakat benim gördüğüm kadarıyla Burkay veya Güçlü gibi insanlar, haklarından ötesini istiyorlar.

Ne istiyorlar?

Kürt halkının sözcüsü kendileri olsun istiyorlar. Fakat bunun için çalışmak, kayıp vermek, ter dökmek lâzım. Öyle olunca, arkalarında kitleler de olur. Nitekim bu açıdan çaba göstermiş olanlar var. Mesela Şerafettin Elçi için ne diyecek Burkay veya Güçlü? Elçi de onlar kadar Kürdistan’da söz hakkı olan bir insan. Altan Tan için ne diyecekler? Tan veya Elçi, BDP’yle ittifak kurarak kendileri için bir temsil gücü edinmek üzere bir mutabakata vardılar. Kemal Burkay böyle bir mutabakat önerdi de BDP bunu red mi etti? AKP’nin hâkim olduğu yerden devreye girerek Kürt halkı için bir temsil hakkı elde etme imkânı bence sıfırdır. Onu AKP’deki Kürt milletvekilleri ellerinden geldiği kadar yapmaya çalışıyorlar, ama ne yazık ki Kürt halkını değil, AKP’yi temsil ediyorlar. O yüzden bence Kemal Burkay talihsiz bir karar verdi. Hatta yakın çevresinin onu yeterince aydınlatmadığını veya uyarmadığını düşünüyorum. Buradan bir yere varılmaz. Onun bileceği bir mesele. Ama İnsan Hakları Komisyonu’nda Burkay’ı dinlerken çok üzüldüm doğrusu. Çünkü öylesine bir tarih yorumuyla PKK’yi suçlamaya çalışıyordu ki, sonuçta o yorumlardan hareketle kendisinin bir devlet projesi olduğunu pekâlâ söyleyebilirsin. Hatta o yorumla, AKP’nin bir devlet projesi olduğunu söyleyebilirsin. Nitekim ondan sonra komisyona gelen İbrahim Güçlü’ye, AKP’li vekillerin önünde sordum: “Sizin akıl yürütmenize göre AKP’nin de bir devlet projesi olması gerekmez mi?” Cevap alamadım. En büyük devlet projesi olarak AKP ortada dururken, bir zamanlar velev ki PKK “bir devlet projesi” olmuş bile olsa, şu an muazzam bir halk hareketi, bu siyasî merkezin işaret ettiği yere oylarını veren üç milyona yakın insanın aklı, iradesi, emeği var ortada. Bu hareketle, bu dil üzerinden iletişim kurulamayacağını görmek çok mu güç? Bu bir çaresizlik işareti bence. Ve esasen Kürt halkına değil, onun içindeki kimi yorgunluklara, kimi “yetmez, ama evetçiliğe” tercüman olabilirler. Esasen de Türkiyeli aydınlar Kürt özgürlük mücadelesiyle giderek galvanize oldukça onlar da hükümet ve AKP medyasının desteğine mazhar oluyorlar.

Biraz da Meclis faaliyetlerinizden söz edelim. Söyleşi öncesinde Meclis’te bulunma konusunda “insan burada fazla durunca, çok önemli işler yaptığını düşünerek yıllarını geçirebilir” dediniz. Sizin Meclis’te bulunmanız sol siyaset açısından ne tür olanaklar sağlıyor?
Tabii nereye geleceğimi bilerek buna kalkıştım. Fakat gelip burada çalışınca, söz hakkı, kürsü dokunulmazlığı ve bunun dışında yapabileceğin Meclis içi işler için ödemen gereken bedelin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Bu hakları elde tutabilmek için neredeyse vaktinin dörtte üçünü burada geçirmen lâzım. Burada geçirdiğin vakit ise sana, halka hizmet, kendi bilgi ve görgünü artırma bakımından o kadar düşük verimle geri dönüyor ki, bazen “değer mi” diye düşünüyorum. Tabii bunun ödülleri de yok değil. Meclis’e bir ittifakın üzerinden gelmiş olmasam, onun bir parçası olarak İnsan Hakları Komisyonu’na dahil olmasam, Roboski’ye, Uludere ve Şırnak’a giderek her türlü bilgiyi AKP’li milletvekilleriyle eşit hak sahibi olarak oradaki yetkililerden almam söz konusu olmazdı. Böyle durumlarda da “bu bedele değer” diye düşünüyorum. Milletvekilliği pozisyonu, halkla ilişkilerinde de bir kürsü olanağı sağlıyor. Sadece Meclis’te bir kürsü edinip dışarıya konuşmuyorsun. Gittiğin yerlerde, fikirlerini ifade etmen için sana bir kürsü veriliyor. Eğer tüm bunların hakkını verirsen, “çok eziyet çektik, ama değdi” diyebiliyorsun. Ben henüz “değdi” diyebilecek durumda değilim, çünkü bunun neden olduğu kayıplar da var. Çok göz önünde olduğun için, kelimenin en dar ve çirkin anlamıyla sarkıntılıkla ve tecavüzle karşı karşıya kalmak çok iğrenti verici bir duygu. Mesela bir basın toplantısı öncesinde tamamen ironik bir espriye hafifçe gülümsediğin için, birden bu başbakanın elinde sana karşı bir koza dönüşebiliyor. Birtakım şuursuzlar da “niye gülüyorsun” diye senden hesap sormaya yeltenebiliyor. Olduğun yerde oturuyorsun, başka bir şey yapmıyorsun, oturuyorsun oturduğun yerde, ama “öldürülen gerillanın babası gelince başını öne eğdi” diye resimaltı yazıyor kendine gazeteci diyen mahlûkat. Tüm bunlar seni yolundan çevirmese de, yolda yürürken pisliğe basmışsın gibi bir tiksinti kaplıyor insanın içini. Anladım ki, bu parlamenter düzende bir oy, bir oydur. Bir oyunu kıymetsizleştirmek için bile muazzam bir masrafa girebiliyor karşındakiler. Bunu görmek de çok şaşırtıcı. Ama buradaki iskemleyi kimse bize lütfetmedi. Binlerce insan çok emek verdi. Mersin’de bana oy veren yüz bin insan bu sonuç için ter döktü. Biz burada inadına oturuyoruz, iskemlemiz çok kıymetli o yüzden.

Milletvekilliğinin bir olanağı da Meclis kürsüsünden “Kıbrıs işgali” veya “savaşa değil, eğitime bütçe” diyebilmek, değil mi?

Bu sözler ancak meraklısına ulaşabiliyor. Çünkü Meclis TV’nin kısıtlanması da söz konusu. Fakat biz Meclis’e girdikten sonra Meclis TV internet yayınının ve YouTube’un müşterisinin arttığını gözlemliyorum. Ne deniyor bunun için; “karmaşık duygular içindeyim”. (gülüyor) Sonuçta dört yıl bitince bilançoyu da çıkarırız, ne yaptık, ne yapamadık diye. Başbakanın bir an önce Meclis’ten gitmemiz için ellerini ovuşturduğunu görüyoruz. Boykotu hiç bitirmememizi o kadar çok istedi ki!

Bu Meclis’in yeni anayasa yapabileceğini düşünüyor musunuz?
Benim bir başka tarihte söylediğimi AKP’nin anayasa uzmanı Prof. Burhan Kuzu geçenlerde söylemiş. Demiş ki, “her şeyden önce dingin bir ortam olması lâzım. Her şeyin konuşulabiliyor olması lâzım”. Onun maksadı başka ama, ben de başka maksatla aynı şeyi söylüyorum:

“Savaş varken yeni anayasa yapılamaz ve yapılmasın.” Savaş sürecinde yapılacak bir anayasa, savaş sürecinin bütün ruh halini, fikrî kısıtlılıkları, düşman söylemini, ötekileştirme eğilimlerini anayasaya tercüme eder. Güvenlikçi bir anayasa olur. Ondan sonra da otuz sene onunla uğraşmak gerekecek. Bence en iyisi bu anayasa çalışmalarının devam etmesi, ama hükümetin, yeni anayasanın yapılabileceği demokratik iklimi hazırlaması lazım. Terörle Mücadele Yasası kaldırılsın, operasyonlar durdurulsun, genel af çıkarılsın, ifade ve örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılsın. Mesela “ayrılma hakkını” anayasaya yazmazsak, nasıl demokratik bir anayasa olabilir? Fakat bu koşullarda yazılamaz, çünkü suç sayılıyor. Geçen gün TBMM’de bir resepsiyonda Deniz Baykal, Cemil Çiçek’e dedi ki, “görüyorsunuz işte, sizinle anayasa yapmak istemiyor kimse. Neredeyse reklam klibi vereceksiniz televizyona, ama ne yaparsanız yapın böyle bir hava yok, farkında değil misiniz?” Eh, benim gördüğümü o da görüyor, sen de görüyorsun. “Anayasa bizi özgürleştirecek” diye bir düşünce yok halkın zihninde. Nisanda bizim cenaha hâkim olan hava memlekette de hâkim olsaydı, başka türlü olurdu. CHP de o zaman bu iklime katılırdı. Ama benim gördüğüm, CHP de “cumhuriyet kazanımlarına” bir şey olacak diye yeni anayasaya çok arzulu değil.

Sizin CHP’yle ilişkileriniz ne düzeyde?
CHP’yle bir ilişkimizden söz edilemez, ama bazı CHP’lilerle ilişkilerimiz var. Çünkü, orada da kıymetli entelektüeller, iyi gazeteciler, insan hakları savunucuları var. Onlar doğru dürüst insanlar oldukları için görüşüyoruz. Doğru buldukları önergelerimizi, grup kararı olsa bile destekliyorlar. Yani BDP’nin yalnızlaştırılması siyasetine karşı hareket ediyorlar. Ama bu çerçevede, CHP içinde, CHP’ye yön verecek bir eğilim yok diye düşünüyorum. Sayıları 15-20 civarında zaten. Ama genel olarak Meclis’te insanî ilişkiler konusunda sorunumuz yok. Yani “BDP’liler ölsün”, “bunlar vatan haini” gibi bir hava görmüyorum. AKP’lilerin de çoğu böyle.

Newroz’dan sonrası için nasıl bir öngörüde bulunuyorsunuz? Yeni bir müzakere süreci gündeme gelebilir mi?

AKP bir adım geri atmazsa, harp olacak. Bunu görüyorum. Ve buna karar verecek olan da, susturacak olan da biz değiliz. AKP yeter ki bir geri adım atsın ve biz ona “geri adım attı” demeyelim. Ama atsın. Endişeliyim açıkçası.

Geri adım atma ihtimali var mı?
Yol verdikleri yeni konsept buna izin vermez. Ama ne olacak ki, konsepti de yapan insan. Fakat o zaman hükümetin güvenlikçilerle kurduğu kırılgan ittifak çatlayabilir. Ama diyorlar ya, “vatanını bu kadar sevenler” o fedakârlığa da katlansın.

BDP’nin hapisteki milletvekilleri Selma Irmak ve Faysal Sarıyıldız’ın başlattığı açlık grevine sizler de dahil oldunuz. Açlık grevinin amacı ne?
Açlık grevi, cezaevindekinin son silahıdır. Biz de cezaevlerindeki vekil arkadaşlarımız Faysal Sarıyıldız ve Selma Irmak’ın da aralarında olduğu KCK tutuklularının bu isyanını meşru gördüğümüzü ve onlarla aynı yere baktığımızı anlatmak istiyoruz. Umuyoruz ki, açlık grevlerine kör ve sağır olanların gözleri açılsın, süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine katılanların hayatları tehlikeye girmeden kamuoyu sürece müdahil olsun, bir çözüm ve müzakere inisiyatifi aşağıdan yukarı gelişmeye başlasın. Geçtiğimiz günlerde Mersin’de bir etkinlikte bir kadın şunu diyordu: “Hiç bahar gelsin istemiyorum. Çatışma başlayacak yeniden…” Henüz karlar kalkmadan yapabileceğimiz her şeyi yapmak istiyoruz, sahne silahlara kalmasın…

İrfan Aktan / Express, Şubat-Mart 2012