Kürkçü: Karadeniz Özel Harbin Özerk Bölgesi Değildir!

Ertuğrul Kürkçü’nün TBMM Genel Kurulu’nda Sinop ve Samsun’da yaşanan linç girişimi ile ilgili konuşması.

 

bdplilerERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; bu araştırma komisyonu kurulması talebinin Meclise verilmesinden bu yana neredeyse bir buçuk yıl geçmiş durumda ancak önerge için ileri sürülen gerekçeler tazeliğini koruyor hatta yeni unsurlarla gelişiyor. Burada örnek olarak verilen pek çok olay var ve bunların hepsi aslında ırk, ulusal, etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, siyasi görüş ve benzer nedenlerle dışlanan gruplara karşı kullanılan söylemin, bu söyleme bağlı uygulamaların yarattığı toplumsal gerilim ve mağduriyetin giderilmesiyle ilgilidir.

 

En son, Trabzon’da linç edilmek istenen TAYAD’lıların Nisan 2005’teki linç girişiminin ardından Başbakan Tayyip Erdoğan -o zaman Başbakan olan hâlâ Başbakan- şu konuşmayı yapmış: “Herkes halkımızın hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak tavrını belirlemeli, halkın bu millî hassasiyetlerine dokunulduğu zaman şüphesiz ki tepkisi farklı olacak.” Aynı gerekçe geçtiğimiz iki gün önce Türkiye Büyük Millet Meclisinin 4 üyesine karşı, Sinop’ta kullanılarak mal, can, ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü saldırı altına alınarak saatlerce mahsur bırakıldığımız bir şiddet gösterisine muhatap olmamıza yol açtı. Onların da gerekçeleri aynıydı, çok hassaslarmış. Neden o kadar hassaslar? Çünkü Barış ve Demokrasi Partisi milletvekilleri kente geliyormuş, bu, onların hassasiyetlerine dokunmuş. Barış ve Demokrasi Partisi milletvekillerinin Türkiye’nin her yerine gitmek hem hakları hem mecburiyetleri, onları bundan alıkoyacak ne yasal ne ahlaki ne siyasi bir sınır var, tersi, son derece büyük bir saçmalık olurdu. BDP milletvekilleri ya da başka partilerin milletvekilleri Türkiye’nin herhangi bir yerine herhangi bir kaygıyla gidemedikleri zaman hakikaten o zaman Türkiye’nin bölünmüş olduğunu düşünmeliydik çünkü bir milletvekilinin başka bir ile, başka bir kente seyahati gerçekte var olmayan sınırlarla sınırlanıyorsa o zaman ciddi bir problem var demektir. Bu problemle karşı karşıya kaldık.

 

 

 

Sevgili arkadaşlar, açıkçası, Türkiye, bir barış imkânının ucunun göründüğü bir süreçte bunu ortadan kaldıracak çok ciddi bir iç çatışmanın sebebi olabilecek bir ihtimalden, bir felaket ihtimalinden tesadüfen kurtulmuştur çünkü Sinop’ta eğer canımıza, araçlarımıza… (AK PARTİ sırasından “Ne işin vardı orada?” sesi)

 

Senin ne işin varsa benim o işim var. Herkesin işi aynı burada, halka kendi görüşlerini anlatmak, halka kendi düşüncelerini söylemek, bunlara tasvip aramak. İşi bu olmayan var mı aranızda? Eğer biz bu işimizi yaptığınız sırada öğretmen evinin camlarını taşlayanlar başka bir şey de atsalardı, o kırılan çift katlı camlar insanların bedenlerine saplansaydın, eğer bu taşları atanlar başka bir şey atmayı tercih etselerdi bunu önleyebilecek hiçbir gücün olmadığı bir andan başlayarak dokuz saat boyunca süren bir tedhiş ile karşı karşıya kaldık.

 

Başbakan, bizlerin, gidebileceğimiz her yere gidip görüşlerimizi açıklamamızın çok doğal ve gerekli olduğunu söylemiş. Biz altı ay önce de bu haklara sahiptik. Altı ay sonra da bu haklara sahip olacağız. Bunu söylemek bir bedahettir. Göğün mavi olduğunu söylemek kadar akıl gerektirmeyen, zaten gördüğünü tekrar etmekten ibaret bir şeydir. Ama bu milletvekillerinin hayatlarını korumak, onların hayatlarını teminat altına almakla görevli olan İçişleri Bakanlığına bağlı emniyet güçlerinin bu saldırganlarla iç içe, kol kola olduğunu görerek geçirdiğimiz dokuz saatten sonra biz bu haklarımızın güvence altına alınmadığını… Bu bakımdan İçişleri Bakanının mutlaka ve mutlaka eğer bu tertibin bir parçası olmak, böyle görünmek istemiyorsa bu kentin valisini ve emniyet müdürünü görevden alması mecburiyeti vardır.

 

Burada sadece şiddet ve saldırganlık olmadı, aynı zamanda nefret söyleminin de en doruklarında yaşandı, polislerin gözleri önünde kadın milletvekillerimizin kadınlığına yönelik en aşağılık sloganlar saatlerce milliyetçilik gölgesi arkasına saklanılarak bağırıldı. Haysiyetlerimize dil uzatıldı, kökenlerimize, fikrimize dil uzatıldı ve bütün bunlarla dolu dokuz saatlik bir sahneden geçtik. Bunun arkasında -çok açık- Türkiye’deki savaş politikalarının sürdürülmesinden yana olan bir özel harp gücü var. Bu özel harp gücü Karadeniz’i kendine ait iddia ediyor. Burayı kendi özerk bölgesi iddia ediyor. Karadeniz özel harbin özerk bölgesi değildir, Karadeniz’in emekçi halklarınındır ve bizim onlarla karşı karşıya gelmemiz için hiçbir sebep yoktur. Onlar da barışa bizim kadar aç, bizim kadar susuz, bizim kadar muhtaçtırlar. Ne yazık ki Karadeniz’in sırtına musallat olmuş, bir kene gibi onun duyarlılıklarını emen, insan kanından beslenen, insan eti yiyen bu gladyo çetesi, orada Türkiye’nin bütün geleceğine meydan okumaktadır. Bunların kışkırtabildikleri birkaç genç, ne Sinop halkının ne Samsun halkının ifadesidir. Sinop ve Samsun halkını tanıyoruz. Biz de bu halkın, bu hayatın bir parçasıyız, oralarda yaşadık, oralarda mücadele ettik, oralarda çalışıyoruz. Halkların Demokratik Kongresi bütün bileşenleriyle Karadeniz’de vardır, oraya hariçten gelmiyor. Emek Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Parti, Yeşil ve Sol Gelecek Partisi, bütün diğer politik hareketler orada varlar ve bu hareketler ile akıl ve vicdan bağı içinde oldukları için, halkların demokratik kongresinin bileşeni olmadıkları hâlde, Samsun’da, Türkiye Komünist Partililer, Halkevleri, 78’liler Federasyonu ağır bir linçe maruz kaldılar, saatler boyunca bunlara karşı bir önlem alınmadı.

 

Ne yazık ki, sevgili arkadaşlar, bütün politik partilerimizin geçmiş savaş dönemi boyunca edindikleri diskurun bu kızışma havasında bir payı var, bir etkisi var. Çünkü Sinop’ta bizi kuşatanlar arasında parmaklarıyla Bozkurt işareti yapanlar, parmaklarıyla silah işareti yapanlar, “Bizler Mustafa Kemal’in askerleriyiz.” diye haykıranlar, üç hilalli yeşil bayrak taşıyanlar da vardılar, gözlerimizle gördük. Bundan ötürü ana akım partilerin herhangi birini bu süreci örgütlemekle suçlamıyoruz ama yıllardır kurulan diskurun zehirli meyvelerinin toplandığını söyleyebiliriz. Bunları hepimiz görüyoruz.

 

Farklı tercihler birbirine karışabiliyor kafa karışıklığı içerisinde. Ben, politik bütün partilerimizin kendilerini bu gladyo çemberinden çıkarmalarını; açık, demokratik bir diskur, bir diyalog içerisinde olmayı teşvik etmelerini, nefret söylemine bağlı her şeyi şimdiden inkâr etmelerini ve halkın kafasının karışmasına izin vermemelerini istiyorum. Bizi protesto etmek, benim, başkalarını protesto etmem kadar herkesin hakkıdır. Bu hak kimsenin elinden alınamaz ama nefret söylemiyle protesto daha başladığı an suçtur ve “Bunlar, bu milletvekillerinin PKK’ye yakınlığı dolayısıyla böyle olmuştur.” diyerek mazur gösterilemez. Neye yakınsam ona yakınım, bana karşı nefret söylemi kullanamazsınız, ben de size karşı kullanamam.

 

Meclis, bütün bunlardan ötürü Sinop ve Samsun’u da içine alan, bütün bu gladyo yapısını da açığa çıkartmaya yönelen bir Meclis araştırması açma hakkına sahip olduğu kadar buna mecburdur da çünkü bir barış kapısı açılacaksa nefret söylemini ve bunun arkasındaki mekanizmayı el birliğiyle mahkûm etmeye mecburuz. Hepinizden bu yönde bir davranışı bekliyoruz.

 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.