TBMM, Cumhurbaşkanlığı ve MİT kendilerine ayrılan bütçeyi hak etmiyor

Kürkçü, TBMM’de Plan ve Bütçe Komisyonu’nda TBMM, Cumhurbaşkanlığı ve MİT müsteşarlığı üzerine yapılan görüşmelerde ” Doğrusu 15 Temmuz darbe girişimini haber alıp problemi çözmek üzere kamu kurumlarının önüne koyamayan bir istihbarat kuruluşunun aslında aldığı parayı hak etmediğini düşünüyorum. ” dedi.

TBMM Başkanlığı Bütçe Tasarısı tartışmaları sırasında Başkan İsmail Kahraman en büyük eleştirilerden birini, TBMM ana binası dışında yerleşkedeki Behruz Çinici’nin eseri olan cami dahil bütün yapıları yıkma ve TBMM’nin yüksek minareli bir cami çevresinde bir külliyeye dönüştürme tasarısı dolayısıyla aldı.

 

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar, Sayın Meclis Başkanı; hoş geldiniz. En önce sizin bütçenizle ilgili birkaç şey ifade etmek istiyorum, umarım ilginizi çeker. Birincisi, bütçenizden hareket edeyim. 2017 bütçesine oranla yaklaşık yüzde 30 daha yüksek bir bütçe talep etmişsiniz, eminim ki AKP çoğunluğu size bu bütçeyi verecek. Ancak bütçede dikkati çeken şey şu: Geçtiğimiz yıla göre mal ve hizmet alımları, cari transferler, sermaye giderleri toplamı neredeyse yüzde 60 civarında artmış. Doğrusu, iki yıl arasındaki farka bakınca ben 2017 yılının Türkiye Büyük Millet Meclisinin hem toplumsal hem politik hayattaki güç ve etkinliğinin geriye doğru gittiği, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendi içinde ifade ve söz özgürlüğünün daha çok daraltıldığı, milletvekillerinin hak ve özgürlüklerinin daha çok kısıtlandığı bir dönemde ne oldu da bu kadar bir faaliyet artışı ima etmesi gereken bir bütçe artışını hak ettik diye düşünüyorum. Kendimi de katarak söyleyeyim, aslında Meclis böyle bir artışı hak etmedi. Çünkü aslında herhangi bir yurttaşa göre onların söyleyemediği, söylemeye cesaret edemeyecekleri ya da [söylediklerinde] yasayla ihtilaf hâline düşecekleri şeyleri söylemeye en çok hakkı olan milletvekilleri bu haklarını kendi kararlarıyla bıraktılar, kendi kendilerini suçlanabilir hâle getirdiler. Böyle bir Meclis ödüllendirmeyi değil cezalandırılmayı hak eder. Fakat siz kendinizi ve Meclisi bu şekilde ödüllendirmeye çalışıyorsunuz -bir şekilde ödüllendirmeye çalışıyorsunuz- o da, daha çok yapı ve daha çok donanım Meclise getirerek. Hakikaten, bu yapı ve donanımlarla ne yapacağımızı ben çok merak ediyorum. Çünkü aslında geçtiğimiz dönem yapılmış bir binayı yıkmayı, ondan önceki dönem yapılmış bir başka binalar toplamını yıkmayı bir görev olarak Meclis Başkanlığı önüne koymuş, bunların yerine yenisi yapılacak. Doğrusu, ne öncekini -Behruz Çinici’nin binalarını- yıkmaya gerek vardı ne de bu bina -madem yapıldı- bir kere daha niye yıkılsın? Bütün bunlara büyük bir meblağ harcanacak. Ben, doğrusu, benden önce konuşan arkadaşlarımızın bu konuda söylediklerine şöyle de katılacağım: Özellikle, Behruz Çinici’nin eseri olan bu cami Ağa Han Mimarlık Ödülü almış olmasaydı da aslında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli sivil mimari yapıtlarından biri olarak bu Meclis tarafından korunmalıydı. Ondan gayri ne yapılacaksa yapılsın ama ben öyle anlıyorum ki eski ofis binalarının bulunduğu blokun yıkılması da, sonunda bu caminin devrilmesi ve bir minareli cami kurma tutkusunun bir eseridir. Ben 2016 yılında bunun için sorduğum soruya şu yanıtı almıştım Sayın Ahmet Aydın’dan: “Bu camiyle ilgili herhangi bir şey yapılacak değildir; bu, kültür varlığı olarak tescil edilmiştir.” Siz diyorsunuz ki: “Danıştay kararı var.” Evet, Kültür Bakanlığı başvurmuş buna fakat bir Kültür Bakanlığı, adı içinde “kültür” olan bir bakanlığın bunun kültür varlığı olmaktan çıkartılması için yaptığı başvuruyu Meclis Başkanlığının nimet bilip bunu ortadan kaldırmaya çalışmasını ben kabul edilebilir bulmuyorum. Ne yazık ki Meclisimiz hem kültürel varlıkların savunulması ve korunması hem yurttaş haklarının savunulması ve korunması hem kendi haklarının korunması ve savunulması bakımından son derece kötü bir sınav verdi, hiçbir ödülü hak etmiyor. Meclis üyelerimizin 10’u hapishanedir ve Meclis Başkanlığımız bu Meclis üyelerimizin aslında olmaması gereken hapishaneden çıkartılmaları için elinden bir şey gelmiyorsa bile oradan Meclis faaliyetlerine katılması için yapabileceği hiçbir şeyi yapmadı, onlarla temasımızı ve ilişkimizi sürdürmemizi engelledi. Masumiyet karinesi bu açıdan hiçbir şekilde… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) (Oturum Başkanlığına Başkan Vekili Mehmet Şükrü Erdinç geçti)

BAŞKAN – Sayın Kürkcü, ek süre veriyorum. Buyurun.

GARO PAYLAN (İstanbul) – Beşinci dakikası doldu efendim.

BAŞKAN – Tamam.

GARO PAYLAN (İstanbul) – Komisyon üyesi, biliyorsunuz.

BAŞKAN – Resmî olarak Komisyon üyesi değil henüz.

GARO PAYLAN (İstanbul) – Şu anda okunuyor Genel Kurulda. Bunu konuştuk, biliyorsunuz. Perşembe günü okunacaktı, sizin AKP grup başkan vekili “Bugün vaktimiz yok.” dedi.

BAŞKAN – Kiminle konuştunuz bilmiyorum ama bu benim bilgim dâhilinde değil.

GARO PAYLAN (İstanbul) – Başkanla konuştuk. BAŞKAN – Benim bilgim dâhilinde değil.

GARO PAYLAN (İstanbul) – Grup başkan vekiliyle de konuşun lütfen. BAŞKAN – Tamam, ek süre veriyorum.

GARO PAYLAN (İstanbul) – Hayır, ek süre değil, hakkı on dakika efendim. Dün konuştuk bunu ve öyle uygulandı.

BAŞKAN – Buyurun.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – [Konuşma süresi için resmen Komisyon üyesi olup olmadığına bakılacağına ilişkin tartışmaya atıfta bulunarak] Şimdi, esasen, olması gerekene göre hareket edelim Sayın Başkan. Kurallar o kadar önemliyse, aşılmış pek çok kuraldan söz edebilirim ama öyle bir kural da yok. Her neyse, benim diyeceğim Sayın Başkan, bu açıdan sizin Meclis Başkanı olarak özgürlükçü, demokratik hakları genişleten, kültürel alana sahip çıkan [bir başkan olarak] kendi denetimi altındaki varlıkların korunması için çok az şey yaptığınızı ama belki de öyle olduğu için içinizdeki enerjiyi eski saydığınız binaları yıkarak yenilerini yapmak suretiyle ifade etmek istiyorsunuz ama sanırım bunun çok daha etkin yolları var. Bence hapisteki milletvekillerimizi serbest bırakmak için bu çabayı daha çok gösterebilirsiniz. Çünkü orada olmayı hiçbiri hak etmiyor, siz bunu benden iyi biliyorsunuz.

Cumhurbaşkanlığı bütçesi bakımından da benim en çok dikkatimi çeken şey Cumhurbaşkanlığı bütçesindeki katlanarak giden artışlara rağmen örtülü ödeneğin neredeyse Cumhurbaşkanlığının talep edilen bütçesinden 2 kat fazla artma ihtimalidir. Yani şu an için öngörülebilir örtülü ödenek, 2018’de [2017’nin] birinci ayındaki harcamayı 12’yle çarparak bulduğum rakam 1 milyar 965 milyon lira olabilecek kadar yüksektir. Şimdi, gözünüzün önüne getirin, hesabı verilebilir, denetlenebilir, Sayıştay denetimine giren rakamın neredeyse 2,5 katına yakın bir örtülü ödenek nedir, bununla ne yapılıyor? Öte yandan, Cumhurbaşkanlığının 2017 bütçesindeki ödeneğine baktığımızda bunun çok büyük bir bölümü, üçte 1’inden fazlası geçici personel hizmetleri için ödenmiş. Geçici personel kim ve bunlar ne için ödeniyor? Bunlar hakkında hiçbir bilgi yok. Esasen, Cumhurbaşkanlığının harcadığı sarfiyat kalemleri denetlenemiyor. Ama bunun karşılığında Cumhurbaşkanlığına sadece maddi değil aynı zamanda siyasi olarak da “daha eşit” muamele ediliyor. Cumhurbaşkanı, Birleşmiş Milletler düzenini eleştirmek için Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabındaki daha eşit olma iddiasını bir “ sarcasm”, eleştiri mahiyetinde ifade etmişti fakat şu an Cumhurbaşkanı da Türkiye’de herkesten daha eşit. Cumhurbaşkanı, Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı olarak benimle ya da Selahattin Demirtaş’la tartışıyor, ağzına geleni söylüyor -söylesin, eleştiri hakkı madem çok geniş, kullansın- ama biz çok daha mütevazı ifadelerle seslendiğimiz zaman Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılıyor. Bu bize şizofrenik bir iklim sunuyor tıpkı milletvekillerinin olduğu gibi. Bir yandan dokunulmazlığımız var; bir yandan yargılanıyoruz, dokunulmazlığımız yok. Cumhurbaşkanı da bir yandan Cumhurbaşkanı, herkes karşısında bir üst basamakta duruyor ama öte yandan parti başkanı olarak ağzına geleni söyleyebiliyor, eş genel başkanımıza aslında masumiyet karinesini çiğneyerek, görülmekte olan bir dava hakkında görüş beyan edilemeyeceği ilkesini çiğneyerek “terörist” diyor, biz ona bir yanıt verdiğimizde, bundan ötürü davacı olmaya kalktığımızda “Davacı olamazsın.” deniyor. Bu adaletsizliğin mutlaka ve mutlaka bir şekilde giderilmesi lazım çünkü sonuçta silahların eşit olmadığı bir tartışma alanındayız. Siz bir cumhurbaşkanı seçiyorsunuz, o, üstüne millet ve devlet adına bir zırh giyiyor, sonra o zırhı giyerek, elinden silahları alınmış, eli arkasından bağlanmış olanlara yalın kılıç dalıyor. Böyle bir demokrasi olmaz ve Meclisin kendi üstüne çıkan bu durumun farkında olması lazım ama ben farkında olunmadığı kanısındayım.

BAŞKAN – Sayın Kürkcü, on dakikanız doldu, ek süre veriyorum. Buyurun.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (İzmir) – Bitiriyorum. Sabah konuşan, ilk sözü alan milletvekilimiz dedi ki: “Cumhurbaşkanı yargı dışındaki bütün kurumların başıdır.” Ben Sayın Meclis Başkanımıza sormak istiyorum: Millet Meclisinin de başı mıdır bu manada? Kuvvetler ayrımı hâlâ devam ediyor bütün bunlara rağmen. Kaldı ki bu yetkiler Cumhurbaşkanının eline eğer geçecekse 2019 seçimlerinden sonra geçecek. Bugün tamamen hangi yasaya göre, hangi mali kriterlere göre yönetildiği bilinmeyen bir mutlak hükümdarlık hâlini almış, hadi “diktatör” demeyelim. Böyle bir mutlak hükümdarlık… Sultan Süleyman’ın bu kadar yetkisi yoktu. Nerede yaşıyoruz? Ne oluyoruz? Ben bu açıdan Cumhurbaşkanlığı bütçesinin de aslında hesap veremez bir bütçe olduğunu söylemek isterim.

MİT’in bütçesine gelince, ben doğrusu 15 Temmuz darbe girişimini haber alıp problemi çözmek üzere kamu kurumlarının önüne koyamayan bir istihbarat kuruluşunun aslında aldığı parayı hak etmediğini düşünüyorum. Bu çok mu iddialı geliyor size? Doğrusu, sadece yazılı kaynakları, sadece haber kaynaklarını izlediğinizde 2015 Mayısından başlayarak Türkiye’deki darbe için Amerikalı ve Rus düşünce kuruluşları arasında “Ne zaman olacak? Kapsamı ne olacak?” tartışmasının bütün internet sayfalarında olduğunu görürsünüz. Hiç değilse onlara da bakmıyor musunuz? Ben, doğrusu, haber alınamadığı ifadesini de sahi kabul etmiyorum. Bu[nun] aslında haber alındığı fakat bun[a] nasıl mukabele edileceği konusunun milletten gizli tutulması gerektiği için böyle söylendiğini de düşünüyorum. Ombudsmanlıkla ilgili olarak da Şenal Sarıhan arkadaşımızın söylediklerinin hepsine katılıyorum. Teşekkür ederim.

SORULAR:Ben Sayın Meclis Başkanımıza sormak istiyorum. Elimizdeki bütçe sunuşunda Türkiye Büyük Millet Meclisi yerleşkesinden külliye olarak söz ediyor. Bildiğiniz gibi, külliye, merkezinde bir caminin bulunduğu, çeşitli binalardan oluşan bir binalar toplamı demek. Bu ifadeyi bu manada kullanmıyorsanız neden “yerleşke”yi tercih etmiyorsunuz? Çünkü külliyenin çok net bir konotasyonu var. 

İkinci ve üçüncü sorum Millî İstihbarat Teşkilatı temsilcisine. Biliyorsunuz, Millî İstihbarat Teşkilatı darbeyle ilgili ilk resmî raporunu darbeden birkaç saat önce gelen bir ihbara dayandırmıştı. Oysa gazeteci Fuat Uğur gazetesinde yazdığı bir makalede Nisan 2016’da “Devlet ve Hükûmet kademesi her şeyi biliyor. Suç işlemeye teşebbüs etmenizi bekliyor.” diyerek kendisine ulaşan darbe duyumlarına karşı açık bir pozisyon ifade ediyor. Amerikalı neocon yani yeni muhafazakâr analist Michael Rubin de 21 Mart 2016’da “Erdoğan’a karşı bir darbe gerçekleşse başarılı olacağını biliyorum.” diyor. Daha sonra da ekimde diyor ki: “Ben bunu aslında bir analiz olarak değil, bir duyum olarak aldım.” Soru: Herhangi bir şekilde istihbaratçılıkla mesleki bir ilişkisi olmadığını bildiğimiz ya da tahmin ettiğimiz bu kişilerin bildiklerini ve onlara ulaşan bilgileri Millî İstihbarat Teşkilatı edinmemiş olabilir mi?